28 Kasım 2009 Cumartesi

15 KIZI KANDIRDIM 10 DİZE AKROSTİŞE - EPISODE ONE













Blogumdaki bu yeni bölüm umarım ilginizi çeker sevgili okurlarım. Çekeceğine canı gönülden inanıyorum çünkü içerisinde sizler de olacaksınız. İlk akrostişi, Facebook üyelerim arasından yaptığım çekilişi kazanan Meltem Tatar adlı arkadaşımıza ithaf eder, keyifli dakikalar geçirmenizi dilerim.

Melankolik penguenlerin buzda kaymasına benzer,
Elton John'un elinde aşka gelen saz gibi nazlı,
Lüferler depresyonda bir sağa bir sola döner,
Tem otoyolundaki dantel güneşlikli tır gibi hızlı,
Erman oğlan der ki, bu oğlan kelimesi olmadı burda,
Miğfer taksam benzer miyim sence Clint Eastwood'a,
Tahriş oldu ruhum, sözlerin adeta kaba zımpara,
Android olsam kıyamam senin bir tel saçına,
Tramvay altında kalayım, çarpılayım yalanım varsa,
Adını anamayayım, Alzheimer olayım genç yaşta,
Ribonükleik asit içinde,kızlık soyadını haykırayım Fas'ta.


Akrostiş şiir engellenemez sevgili okurlarım. Okuyun, okutturun, esen kalın.

24 Kasım 2009 Salı

Yaşasın Masal Saati Volume 6: Üç küçük jelibon














Bir varmış, bir yokmuş. Ahmet Dursun, İlhan vursun, bir pilates kulübü varmış. Bu pilates kulübü diğerlerine göre çok farklıymış. Sebebine gelince, gece yarısından sonra açılıp, basen bölgesinde, kalçalarda ve baldırlarda yağlanması olan bayan vampirlere hizmet veriyormuş. Gel zaman git zaman, müşteri sayısı azalmaya başlayan pilates kulübü gece yarısıyla olması sebebiyle ortama hareket katma amacıyla çeşitli ahlak dışı faaliyetler düzenlemeye başlamış. Yok efendim, tavandaki yangın musluklarından kan püskürtme, vay efendim yarı çıplak köpük partisi derken bu aktiviteler Blade'in kulağına gitmiş.

Blade ilk duyduğunda aşırı tepki verdiğinden tansiyonu düşünce, tuzlu ayranla durumu kontrol altına aldıysa da, ayranın tarihinin geçmiş olduğunu fark edemeyip motoru bozmuş. O sıralarda Blade ile tavla oynayan ve 4-2 önde olan Ferhat Güzel, Blade'in rol yaptığını ve oyundan kaytarmaya çalıştığını düşünüp, "Blade, Blade huuu, suçu kendine at beybi" şeklinde şarkı söylemeye başlayınca, yarı-insan, yarı-vampir arkadaşımız Blade'in, sinir nedenli ıkınması sebebiyle 3 adet basur memesi olmuş.

Ertesi gün pilates kulübüne gitmeden önce hemoroid kremini sürmesi için yakın arkadaşı Acun Ilıcalı'yı çağıran Blade, acının etkisiyle "ne vampirler gördüm ağzında dişi yok, ne dişler gördüm üzerinde mine yok" şeklinde saçmalamaya başlayınca durumun ciddiyetini anlayan Ferhat Güzel arkadaşının daha fazla acı çekmesine dayanamayarak "Duman duman olmuş karşıki dağlar" adlı parçasını seslendirerek, Blade'in yaşamına son vermiş.

Eve geldiğinde Blade'i ölü bulan Acun, acısını kalbine gömerek Blade'in anısına bir salon futbolu maçı düzenlemiş. Tanju Çolak ve Devler ile Pascal Nouma ve Devler arasında oynanan maçta hakemlik yapan Erman Toroğlu'nun bir pozisyonda bacaklarını fazla açması sonucu g.tü yırtılmış. Sağlık ekiplerinin müdahalesi gecikince ortalık kan gölüne dönmüş. Kan kokusunu alan pilates kulübündeki bayan vampirler karşılaşmaya akın etmiş. Blade'in öldüğünü öğrenen birbirinden yağlı bayan vampirler Acun'a ölümüne bir karşılaşma teklif etmişler. Teklifi mecburen kabul eden Acun da bayan vampirlere, pilates topuyla salon futbolu oynama teklifini sunmuş. 3 korner 1 penaltı kuralını isteyen bayan vampirler, istekleri onaylanınca teklifi kabul etmişler.

Karşılaşmaya hakemlik etmesi için protokol tribününden çağırılan Mustafa Keser, heyecan içinde mendilini kaptığı gibi saha içerisindeki yerini almış. Son hazırlıklar tamamlandıktan sonra başlayan karşılaşmada bayan vampirler pilates topunun kontrolünü ellerine almışlar. Topla oynama oranını %80 e kadar çıakran bayan vampirler ilk gollerini bulur bulmaz durumun ciddiyetini anlayan Pascal Nouma elini şortunun içine sokarak basın tribününe hareket çekmiş. Bayan vampirlerce çok seksi bulunan bu hareket sonrası ısırılan Pascal da vampire dönüşmüş ve takımını yalnız bırakmış.

Bayan vampirlerin ikinci golü bulması ile birlikte ümitler giderek azalmaya başlamış. Acun, "bu işin sonu iyi değil, büyük hissediyorum" açıklamasını yaptığında stadyum sessizliğe bürünmüş. Sessizliği fırsat bilen Mustafa Keser ortamı hareketlendirme adına ilk yarının son düdüğünü çalarak, "Düğünümüz var bizim" adlı parçayı seslendirmeye başlamış. Mendiliyle birlikte halayın başına geçen Mustafa Keser, bayan vampirleri de halaya alınca bir anda devre arası şölene dönüşmüş. Maçı boşverip sabahlara kadar eğlenen bayan vampirler, oldukları yerde uyuya kalmışlar. Fırsattan istifade arazi olan ahali canlarını zor kurtarmış.

Gece kendilerine gelen bayan vampirler, mezuralarla sorunlu bölgelerini ölçtüklerinde en az 6cm zayıfladıklarını görünce gözlerine inanamamışlar. Huzurun halayda olduğunu görüp, Pilates kulübünü fesh ettikten sonra Mustafa Keser'i aramaya koyulmuşlar. Keser Müzikhol'ü Beylerbeyi yerine Beykoz'da arayan bayan vampirler beykoz korusunda kaybolmuşlar. Ormandan geçen avcı da misyonunu unutmadığını göstererek bütün bayan vampirleri vurmuş ve karınlarını yarmış. Kırmızı başlıklı kız hiç birinin karnından çıkmayınca dehşete düşen avcı, hepsini gömüp fatiha okuduktan sonra derhal umre programına dahil olmuş.

Ramazan ayı olması sebebiyle erzak paketleri de yaptıran avcı, umreye giderken kargo uçağına da Mekke'de fakire fukaraya dağıtmak üzere 100 erzak paketi yükletmiş. Erzak paketlerinde hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan avcı, jelibondan kinder sürprize, kitkattan eti pufa kadar herşeyi koydurtmuş. Uçağın kargo bölümündeki pnömatik silindirde çıkan sorun üzerine açılan kapaktan düşen erzak paketleri hava akımının etkisiyle havada parçalanıp dört bir yana dağılmış. Bunun sonucunda da gökten 3 küçük ayıcık jelibon düşmüş. Sarı renkli olanı bana, yeşil renkli olanı bu masalı ilk okuyana, kırmızı renkli olanı da Mustafa Keser'e. Amintobello.

22 Kasım 2009 Pazar

FANTAZİ-ROCK MÜZİĞİN PRENSİ ERMAN




















Beklediniz...Özlediniz...Ama değdi. Prens Erman her zamanki gibi gönüllerde fırtınalar koparan yepyeni bir albümle karşınızda. Dinlerken kah isyanın eşiğine geleceğiniz, kah aortunuzda dalgalanmalar hissedeceğiniz, kah sevdiğinize tekrar aşık olacağınız birbirinden güzel parçalar siz değerli Ablogsublogblog okurlarını bekliyor. Hummalı bir çalışma sonucu piyasaya çıkan albümüne ilişkin olarak Prens Erman; "Sanat hayatımda kırılma noktası olarak gördüğüm bir albüm oldu. Gönlün merkezine olan seyehatimde beni yalnız bırakmayan tüm gönül dostlarıma teşekkürü bir borç bilir, en yakın zamanda öderim" diyerek zihinlerde büyük merak uyandırdı. İyisi mi siz bu muhteşem albümü sakın kaçırmayın. Gelin Prens Erman'ın yeni albümü, "Bana Linux kurarsan, seni sana bırakmam"daki birbirinden güzel parçalara bir göz atalım.


A-

1-Msn de engelledin, ampute ettin kız beni
2-İlişkimizin check point'ine restore edemedim yar seni
3-Wikipedia'ya sordum sensiz geçen günleri
4-Powerpointte sun beni, tırmala beni, edit beni
5-Bir user'ını çok sevdim, o beni hiç sevmiyor
6-Hatasız sunucu olmaz

B-

1-Winrar'la aç yar gönlümü, extract etme, yetmez harici kalpler
2-Poke'layamaz kimse seni, benim poke'ladığım kadar
3-Admin olmuş gidiyorsun, beni shutdown ediyorsun
4-Gönlümün firewall'unu deldi geçti hacker yar
5-Sevenlere Paint yeter, Photoshop sizin olsun
6-Bana Linux kurarsan, seni sana bırakmam


Her zaman olduğu gibi en seçkin en bıçkın ve en birinci müzik marketlerde!!!

TEKNİK GEZİ NEDİR? NASIL YAPILMAZ?
















Sevgili okurlarım, uzun bir zaman sonra tekrar sizlerle olmanın haklı gururunu yaşamaktayım. Her ne kadar 8eşiktaş denen beceriksizler ordusu bir takıma 3-0 gibi net bir skorla yenilmenin verdiği asap bozukluğunun etkisinde olsam da, birden bire sizlerle iletişime geçmek istedim. Yazıma konu olarak ele alacağım mevzu ise, okul bünyesinde katıldığım ve bu sayede Erdemir(ereğli demir çelik)fabrikalarına gittiğim "teknik gezi".

Jules Verne(jül vern)'nin "Dünyanın Merkezine Seyahat" romanındaki haliyet-i ruhiye ile dahil olduğum bir Sim&Kıribrahim organizasyonu olan bu teknik gezi beni nasıl etkiledi derseniz, hemen paragraf başı yapar, olayı en başından anlatırım, bunu da yaparım, bilirsiniz sevgili okurlarım.

Yola çıkma saati olarak seçilmesinde bir b.kluk olduğunu, duyduğum anda hissettiğim gece 2 saatinde(02:00am) okulda olabilmek için atladığım motorumla, Mecidiyeköyden aldığım "level 50 gereksiz" yoldaşım İbrahim'le birlikte 1:45am sularında "kestane gürgen palamut" nidalarında Gümüşsuyu surlarına dayandık. Birde baktık ki okul kapısında kimsecikler yok, gezi iptal edildi sanıp çeşitli cinsel içerikli küfürler etmeye başladık, ta ki otopark içinden çeşitli sesler duyana kadar. Görüş alanımızda tanıdığımız simalar görünce rahatlayan bünyemiz, motoru park edip, çeşitli toplu "jpeg" dosyalarına dahil olmayla iyiden iyiye rayına oturdu. Artık bize gerekli olan "baltalar elimizde" ruhunu yakalamıştık.

Ufukta Ramazan Murat Tabanlı hocamız göründüğünde aklımıza ilk olarak "birinci vizeleri okudu mu acaba ya?" sorusu gelse de çaktırmadık, üzerine gitmedik. Otobüsün geldiği haberiyle başımıza geleceklerden habersiz bir şekilde gezinin startını vermeye gittiğimizde, daha sonraları trafikte bir ekol olduğunu öğrendiğimiz ve yazının geri kalanında "iceman" diye bahsedeceğim kontrolsüz testosteron ürünü şöför abimizle iletişime geçtik. "Atın hadi sigaraları gidiyoruz" cümlesiyle gönüllerde çadır kuran iceman, cümle manası dışında takındığı mimikleriyle de cümlesini eşsiz kılıyordu.

Östrojen ve testosteron arasındaki ince çizgide bir o yana bir bu yana sallanan Berker kardeşimin Ereğli'ye kadar içmeyi planladığı 330ml'lik kanyak, level 50 gereksiz İbrahim'in görüş alanına girmesiyle birlikte hızla tükenirken, biz hala başımıza geleceklerden habersiz bir şekilde, türlü geyikler ile Ahmet kardeşimin üzerine ofansif oynuyorduk. Arkada oturduğumuz 4'lü koltuğun değerini bilemediğimiz dakikalardı bunlar. Dakikalar saatleri, gişeler trafik işaret ve işaretçilerini kovalayadursun, iceman'i dikiz aynasından sigara içerken görmemizi takiben bir sigara da biz yaktık. Meğersem içtiğimiz sigaranın dumanının övgülere mazhar olan hızlıcana kaybolma sebebi, havalandırmanın dumanı çekip şöför mahaline vermesiymiş, ki akabinde yakalandık. Sigarayı, Başar'ın gezi başlarken dağıttığı "Erdemir fabrikaları yerleşim grafiğinin bulunduğu kağıtta" söndürme gayretim kağıdın tutuşmasıyla neticelendiyse de, o an fark ettiğim "gergedan içgüdüm" etraftakilerin şaşkın bakışları arasında, parmaklarımla kağıdı söndürmemi sağladı.

Bir mola esnasında markette rastladığım, "romantik komedi filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Jennifer Gamer çikolata yiyerek zayıfladı" yazan gazete küpürüyle dağılan metabolizmam, o konu senin bu konu benim derken, Uğur Cellek(yüce insan)'in "kedi pazarlama teknikleri"ni dinledikten sonra tepe değerine ulaşmıştı bile. Herkesin uykuya daldığı anlarda yapmaya başladığım gözlemler neticesinde, Merve'nin ikili koltukta tek başına yaşadığı rahatsızlıklar neticesinde uğradığı "elastik şekil değiştirme" miktarının şaşırtıcı büyüklüğünü, Gaye'nin Berker tarafından kanyağın da etkisiyle yastık olarak görüldüğünü ve davranıldığını, Başar'ın uykuya daldığında düşen kafasını ısrarla dikey konuma getirme gayretini gördüm, eğlendim sevgili okurlarım. Mp3 player'ımı taktığım ve hayallere daldığım sıralarda uykuya daldığımı düşünüp bir paparazzi edasıyla SLR fotoğraf makinesine sarılan Burcu'yu da buradan bir kez daha huzurlarınızda kınamay bir borç bilirim.

Saatlerimiz 06:15am'i gösterdiğinde fabrika girişi zannettiğimiz bir yerde bulduk kendimizi. Iceman'in aldığı yol tarifiyle asıl hedefimize ilerlerken, b.ka konduğu düşünülen karganın bile g.tünde pireler pike yapıyordu. 6:30am de işletmenin 7:30am de açılacağını öğrenmemizle birlikte donan kanımız, ben, Ahmet, İbrahim ve Uğur hariç herkesi uykuya teşvik etmişti. Hakkını yememek lazım arada Gaye'de gözünü açıp, rutin otobüs taramaları yapıyordu, gözümden kaçmadı.

Arka kapısı açılan otobüsün içine yayılan ses iceman'in sesiydi ve şöyle diyordu sevgili okurlarım, okurken dikkatli olun; (arka dörtlüye hitaben) "kalkın ordan ben yatacağım!". Bu nasıl bir hanzoluktu nasıl bir zihinsel engel ürünüydü bilinmez ama, ayak hizamda olan ağzına tekme atasım çoktan gelmişte geçiyordu bile. Otobüste olan değerli öğretim görevlilerimize olan saygımdan ötürü verilen komuta uymam, beni yakından tanıyan okurlarmı şaşırtabilir ama, daha önce hiç gitmediğim bir karadeniz toprağından İstanbul'a dönmenin bana yaşatacağı zorluğu da göz önüne almalarını rica edeceğim.

Çil yavrusu gibi dağılan arka dörtlümüz, anaokullarında uygulanan "öğlen vakitlerinde zorla uyuma saati" şeklinde gördüğü 1 saatlik uyumaya direnirken, birden bire otobüsün ön kapısının kumandası elime geçti. Açarken ve kaparken aldığım zevki tahmin bile edemezsiniz sevgili okurlarım.Allah sizi inandırsın uzaktan kumandalı pnömatik silindir gibisi yokmuş.

Zaman geçirme odaklı, fısıldamalar esnasında tam olarak kimin söylediğini hatırlayamadğım "Sıcacık Orman" tamlamasının bana bir Şahin K. filmi adı çağrışımını yapmasıyla keyiflenen bünyem, Ramazan hoca'nın "Erman ve Ahmet, susun oğlum biraz" açıklamasıyla eski haline çok çabuk dönmüştü. Sim&Kıribrahim organizasyon ekibinin, saatin 7:30 olmasıyla birlikte yaptığı kahvaltı mekanı fizibilitesi sonucunda gittiğimiz mekanın tek kişilik tuvaletinde, hem pisuvar hem de klozet görmemle dumura uğrayışım, mekanı ister istemez sorgulamama neden olmuştu.

Akıllı tv izlemekle geçirdiğimiz kahvaltı sonrası, açıldığını öğrendiğimiz fabrikanın girişinde, bize rehber olarak entegre edilen, simetriye sahip olmayan bıyıklarıyla ve tarzıyla "80'lerin adamıyım ben" diye bağıran fabrika görevlisi ve buram buram anadolu kokan diğer çalışan arkadaş, bizi "eğitim gördüğümüz alan dışında", yok efendim bu liman Türkiye'nin en büyük limanı, vay efendim denizin derinliği 12mt şeklinde, bilgilendirmeye başlamıştı ki, yine çok değerli öğretim görevlilerimize dua etsinler, gıkımı çıkarmadım sevgili okurlarım.

İlerleyen dakikalarda otobüsümüze dahil edilen mühendis arkadaşımızdan, kok kömüründen, kok gazını ayrıştırma prosesine "koklaşma" dendiğini öğrendim ama, öğrenmez olaydım canlarım. Bundan sonra her "öpüşme-koklaşma" kelime öbeğini duyduğumda aklıma bu gelecek, malumunuz ben kendimi biliyorum. Yalap-şalap verilen bilgiler ve tamamen "anüsten sallama tekniğiyle" gözümüzün içine baka baka bizlere söylenen, "o bölüme maalesef güvenlik prosedürü nedeniyle sizleri sokamıyoruz" cümlesiyle hayal kırıklığıyla neticelenen gezimizin "teknik" kısmı hiç birimizi tatmin etmemişti. Fabrika çıkışında çektiğimiz fotoyla, gören herkesi gezimizin mükemmel geçtiği şeklinde kandırabileceğimiz bir poz verdiysekte, yüreğimize fazla geldi bu hüzün, kendimizi günün ilerleyen saatlerinde mağaralara attık, oraya da geleceğim.

Saatlerimiz tam olarak kaçtı bilemiyorum ama otobüse bindiğimizde, akıllarımızda Ereğli'yi gezmek, nargile içmek, tavla oynamak, yemek yemek ve muhabbet etmek gibi sosyal aktiviteler vardı ki, kararsızlığımız, Mustafa Bakkal hocamızın düzenli ve planlı hayat programıyla çakışmasından ötürü verdiği tepkiyle ve hemen sonrasında Ramazan hocamızın "kararsızlık, kötü karardan bile daha kötüdür" felsefesini benimsemesiyle, aldığı kötü karar olan "İstanbul'a dönüş" şeklinde neticelendi. Tamamı 20 yaşın üzerinde olan bizlerin "iyi aile çocuğu" olmamızdan ötürü koyamadığımız sert tepki sonucunda Alaplı köyüne kadar ilerlediğimiz yolculuğumuzun devamnda, Ramazan Hoca'mızın hatasından dönmesiyle birlikte gösterdiği büyüklüğün neticesi, bizi Alaplı köyünde tecavüze uğramaktan kurtarmış ve tekrar Ereğli merkezine yol almamızı sağlamıştı. Bu arada Mustafa Bakkal hocamızın haklı "schedule istemi" de Başar arkadaşımız tarafından detaylı bir şekilde karşılanmaktan geri kalmadı.

Gezinin teknik kısmının bize birşey katmadığı görüşünde birleşmemizden sonra yaşamaya karar verdiğimiz Discovery Channel atmosferi, bizi Cehennemağzı mağaralarını görmeye teşvik etmişti. Herkül'ün 3 başlı gövel köpeği bulup öldürdüğüne inanılan bu mağaralar biraz olsun ortamı hareketlendirmişti. Hele ki tur rehberinin yaptığı bir bilimsel açıklama var ki sevgili okurlarım birazdan bahsedeceğim, dinlerken tansiyonum düştü, o derece. Rehberin kahve falı bakarcasına taş şekillerinden ortaya attığı teorileri dinlerken, mağara duvarlarında gördüğümüz, köpek kafası, meryem ana, ve herkül siluetleri az da olsa ilgimizi çekmişti. Jpeg'leri yakında Burcu'dan alır facebook'ta yayınlarım bakarsınız, merak etmeyin o yüzden.

Gelelim az önce tansiyonumu düşürdüğünü söylediğim ve çeşitli arkadaşlarda geçici olarak obsesif kişilik bozukluğu, basur, hafıza kaybı, yüz felci, omurilik soğanı çürümesi ve sinir sistemi çökmesi sonucu karşılaşılan "mavi ekran" gibi olumsuz durumları yarattığını gördüğüm bilimsel açıklamaya sevgili okurlarım. Yaşlı okurlarım "dil altlarını" alsınlar ve o şekilde devam etsinler yazıma. Evet, hazırsanız başlıyorum. Tur rehberimiz olan arkadaş, bizim ünüversitede okumak bir yana, İTÜ'de mühendislik okuduğumuz gerçeğini bir kenara koyup, mağaranın tabanındaki suyun miktarının başka bir alanla, yeraltındaki tam olarak anlayamadığım bir durumun etkisiyle değiştiğini anlatmak isterken buna "reaksiyon etkisi" denir şeklinde talihsiz bir açıklama yaptı ki, biz buna aslında "anlatımda anüs etkisi" diyoruz. İnanmadığımızı ve g.t yanaklarımızın açılıp kapanıp gülmeye çalıştığını gördüğünde bu anlatımını hayali bi profesörle ilişkilendirmekte hiç de geç kalmamıştı. İzmir'in Bornova ve Alsancak dahil olmak üzere saydığı birkaç ilçesinden sonra, b.ku 9 Eylül üniversitesinden bir profesöre atan rehberimizin bu çırpınışları da ne yazık ki kendisini boğulmaktan kurtaramadı sevgili okurlarım. İçimdeki birkaç mg şüpheyi de, eve gelip Google'dan araştırma yapmakla yok ettim, söylemeden edemeyeceğim.

Mağaralardan uzaklaştıktan sonra, bulanan beynimizde düşen glikoz seviyesini arttırma adına gıda alımı ve nargile içimi için, terası blunan bir cafe'ye gitmeyi uygun gördük sevgili okurlarım. Bu noktada yine öğretim görevlilerimiz tarafından koyulan 1 saatlik kota sonucu en fazla 1 saat takılabileceğimiz gerçeğiyle yüzleştikten sonra, bir an "bunlar ben velimi de okula çağırır bu gidişle" diye düşünmekten kendimi alamadım. Adaçayı, nargile ve muhabbetten oluşan "ereğli huşu üçgeni"nde biraz olsun yaşadığım olumsuzlukları atlabildim. Burcu'nun İmalat Kulübü bünyesinde çıkarmak istediği bültende geyik yapabileceğim ihtimali de üzerine üstlük bende, uydurma olsa da, adı güzel kendi güzel "reaksiyon etkisi" ne neden oldu. Bu esnada masaya gelen bir kediciğin, Uğur Cellek(yüce insan) ve Gaye'nin arasında bir seçim yapma zorunluluğu doğdu. Üzerine basa basa "pisi pisi" leyen kedi uzmanı Uğur ne yazık ki kedinin Gaye'yi seçmesiyle ve sırnaşmasıyla, yenilgiyi kabullenmek zorundaydı. Açıkçası kedi olsam ben de Gaye'yi seçerdim sevgili okurlarım. Hatta deniz atı, iguana ya da koala olsamda yine seçimim değişmezdi. Uğur'un kıllı kolları ve bana verebileceği sevginin testosteron kokan sunumu beni hiç mi hiç cezbetmezdi, bilmem canlandı mı gözünüzde.

İstanbul'a dönüş saati geldiğinde içimizi bir hüzün kapladı, diye bir cümle beklememeniz kendi yararınıza olur sevgili okurlarım. Bilakis, artık medeniyet denen tek dişi kalmış canavarın göbeğinde uyumak istiyorduk. Dönüş yolunda ilk molayı 2 saat süren yolculuktan sonra vermemiz mesanelerimizin bir hayli elastik şekil değişimine uğremasını sağlamıştı. Tuvalate ve abur cubura saldırışımızdan sonra döndüğümüz otobüsümüzde, çeşitli uyku hallerine girmemizle birlikte Burcu için hareketlenen ortamda, eline aldığı SLR'ıyla yakaladığı, şahsımın da içerisinde bulunduğu pozlar tamamen hayal ürünüdür, çünkü yine söylüyorum ben uyumadım. Uyusam uyudum derim, demezsin diyenin de alnını karışlarım teletabilerim. Gel zaman git zaman bir de baktık ki artık yolculuk bitmiş, okulun önündeki taşlarda otumuş kızların tuvalet ihtiyaçlarını gidermelerini bekliyoruz.

Akabinde, Doğu'nun doğum günü sebebiyle saman altından su yürütme metoduyla çıktığımız İstiklal caddesinde, "İstiklal'in 5 Şartı"ndan biri olan Burger King'de yemek yeme farzını yerine getirdikten sonra daldığımız arka sokaklarda, 10 kişilik yer bulma çabamız tamamen bir "umut fakirin ekmeğidir" konsepti taşıyordu. Çin tapınaklarına çıkan merdivenlerin sayısı kadar merdiven çıktığım ve terasına eriştiğim bir mekanda geçirdiğim "yorulma odaklı cinnet", algıda seçiliğimi kuvetlendirmiş ve bütün aleyhte fikirlere karşı 2 masa birleştirerek 10 kişiyi ortama entegre etmemle sonuçlanmıştı. Sonrasında Berker kardeşimin agresif, kompleksli ve civelek tavırlarının sentezi kıvamında bir yaklaşımla, "bedava hizmet alıyormuşuz maskesi" takınan ve "sıcak servis yok" derken yüzü insanı çıldırtma noktasına getirebilme becerisine sahip mimiklerle donanan garsonu yok etme gayreti ortaya çıktı. Neyse ki aldığı ailevi terbiye ve akademik eğitim bunun önüne geçti de, inadına sıcak olduğu için sipariş verdiğimiz çikolatalı suflemizi yiyebildik.

Doğu'nun gelecek olan pastasından habersiz gitme gayretinin başarıyla sonuçlanablmesi ihtimali tüylerimi diken diken etse de neyseki böyle birşey olmadı sevgili okurlarım. O zaman hakikaten çağırır o garsonu, kısa bir "Türk filmi action sahnesi" çekerdik Berker'le herhalde. Pastanın gelmesiyle birlikte hareketlenen ortamın bize neler ya da kimler getireceğinden bihaber geyiğe ve kutlamaya devam ederken, haklı fotoğraf çekme isteğinin oluşması nedeniyle garsona verdiğimiz SLR fotoğraf makinesine sorsak, herhalde "beni balyozla parçalayın ama bunu bana yapmayın" derdi. Biz nereden bilelim ki günün bombasının fitilini yakmışız.

Garsonun manasız hareketleri ve çekimleri yüreğimizde derin izlere neden olurken, arkasında duran bej montlu ve 1.000.000.000 da bir rastlanabilen abimiz olaya el koydu. En başlarda resmi çekebileceği izlenimini üzerimize giydiren abimiz, obektifle oynayıp, eğilip kalkıp açı ayarladığı görüntüsüyle, "işi bildiğine" bizleri inandırıp fotoğrafı çekmeye çalışsa da, ne yazık ki düğmeye basamayıp, başka bir yere dokunup çektiğini zannetmişti. Egosunun yüksekliği, "s.çtığı" gerçeğini kabul etmiyor, kendinden emin bir şekilde bize "alın tamam" ruh haliyle uzattığı makineyi almayıp, "abi çekemedin" dediğimizde bir Sokrates, bir Marx, bir Freud'a dönüşmesine neden oluyordu. Yüzünün kızarıklığına müdahale edememesi, s.çtığını örtbas etmesini iyice zorlaştrıyor, kurduğu cümleler beyin loblarımızı tokatlıyordu. "Ben bilerek çekmedim, size espri şakası yaptım" cümlesini kurduğunda ise artık herşey için çok geçti. Ben şahsen belden aşağımı hissetmiyordum diğer arkadaşlara ne olduğunu göremedim bile ızdırabımdan. "Ok" anlamnda baş parmağını gösterdikten sonra arkasına dönüp kaçmayı hedefleyen abimizin ekürisi olayın ciddiyetinde bize bakmaktayken, abimiz kaçamayacağını anlayıp arkasını döndüğünde "introduction to philosophy" konseptine bürünmüştü. "Sizi bilerek çekmedim çünkü insan 1 dk öncesini yaşamamalı 1 dk sonrasını düşünmemeli" veya türevleri şeklinde, 2 beyin lobumuzu Hz. Musa'nın kızıldenizi yarışı şeklinde yardıktan sonra, boş boş bakmamızdan faydalanıp sırra kadem basmıştır. Bulanların insaniyet namına infaz etmesi rica olunur.

Sonuç bölümü de geldi çattı sevgili okurlarım. Kime niyet kime kısmet yahut neye niyet neye kısmet anlayışını benimsediğimiz bu "teknik gezi"mizde yaptığımız hatalar aşikar. Buna karşın Karma'nın bize sundukları da bunlara paralel. Herkes, anlattıklarımı kendine indirgesin veya yükseltgesin ama mutlaka bir sonuca ulaşsın. Haftaya konuyla ilgili quiz yapacağım. "Teknik gezi nasıl yapılmaz?" sorusunun cevabını verdiğimi düşünüyor olsam da, sırf günün finali şeklinde bir final daha yaşayabilmek için aynı hataları tekrarlayabileceğim gerçeğinden kaçamıyorum sevgili okurlarım. Gökten 3 küçük bobin düşmüş. Biri(sarım sayısı en yüksek olanı) tabii ki bana, biri bu yazıyı sabırla okuyan azimkar okurlarıma, diğeri de çakma filozof abimize("ben bilerek indüklemedim, espri şakası yaptım" derken görebiliyorum şu anda kendisini). May the Kinder Surprise be with you!

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails