26 Ekim 2009 Pazartesi

DISCOVERMAN CHANNEL -ARAŞTIRMA- : Dağınık Yaşam Sanatı










Sevgili Ablog Sublog Blog okurları, yepyeni ve bir o kadar da faydalı bir araştırma ile Discoverman Channel'da tekrar karşınızdayım. Bugünkü araştırma konumuz "dağınık yaşam". Birçok yönden ele alacağımız konumuz, özellikle üniversite öğrencilerini ve "üniversite öğrencisi haliyet-i ruhiyesini " üzerinden atamayan okuyucularım için birebir. "Paragraf başı, çek çek, bizim halayı" diyoruz derhal.

Dağınık yaşam, özünde kişilik yansıması olarak algılansa da, esasında psikolojiye bağlı bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçimi, dışarıdan bakıldığında gayet kolay, eline geçeni atma ve bulduğun boşluğa tıkma şeklinde görülse de esasında, ahenkli bir biçimde yaşanması, yüksek tecrübe, yüksek IQ, yüksek fiziksel denge(ayakta kalabilme ve jenga ustalığı)ve isyankar bir ruh gerektiren, hayli zor ve meşakkatli bir yaşam biçimidir. O yüzdendir ki bu incelememizde "sanat" olarak ele almaktayız.

Konu üzerinde her zamanki gibi başlangıç noktası olarak kendimi almış olmam, bizi sonuca daha hızlı ve anlaşılır bir şekilde götürecek kanısındayım sevgili okurlarım. Tam bu noktada şahsi yaşam alanımdan bir bölüm göstermek suretiyle konuya derinlemesine nüfuz etmek istiyorum. İşte gardolabımın sınır tanımayan yayılımcı politikasından bir kesit.














Görüldüğü üzere bu hengamenin içerisinden istediğim kıyafet kombinasyonuna ulaşma olasılığım matematiksel boyutta incelendiğinde gayet düşük ve uzun süreler alacak gibi görünüyor. Discoverman Channel'da hiçbirşeyin aslında göründüğü gibi olmadığı gerçeğiyle yüzleşmeye hazır olun. Çünkü, örnek olarak, arzuladığım kot-tişört ikilisine ulaşmam sadece 30 sn sürmekte. Evet yanlış duymadınız sadece 30 sn.

Bir diğer kesitte ise bilgisayar ve çalışma masası olarak hizmetimde olan garip mobilyanın üzerindeki, parça adedi olarak gelinlik bir kızın çeyizinden daha fazla olan yığında, usb flash diskimi bulmam sadece ve sadece 10sn'mi almakta.














Son kesidimizde ise universal(her amaca hitap eden) masamsı ahşap bileşimi görmekteyiz. Bu zeminde ise şarjlı ve 1000mah gücündeki kumanda pillerimin yerini 5sn'den az bir sürede tespit edebilmekteyim.














Peki söz konusu tespitler nasıl oluyor da bu kadar kısa zaman aralıklarında gerçekleşiyor? İşte uzun araştırmalar neticesinde ulaştığımız, sorumuzun yanıtı.

1) Yüksek hassasiyette, kumaş bilgisi yüklü eller:

Aranan giysinin yerini, görmeme sureti ile sadece kumaşına dokunarak hissetme yolu ile tespit. Uzun yıllar süren deneme yanılmalar yoluyla kazanılabilen paha biçilmez tecrübe altyapısı gerektirir.

Ex:
-Bugün şu 60 liraya aldığım siyah keten gömleğimi giyeyim ya, evet evet...
-Hmm yok bu değil(ele gelen ilk benzer kumaş), bu %55 keten % 45 pamuk olan, nerde ya bu?
-Heh(doğru gömlek ele gelir) yakaladım seni köpek en alta girmiş.

2) Yüksek IQ ve mega hafıza:

Aranan zımbırtının bir önceki kullanımdan sonra neyin altına, yanına veya sağına,soluna sokulduğunun belleğe fiziksel kaydı. Çağırışım yapabilecek kelimeler ile takviye hatırlama performansı.

Ex 1:
-Fotoğraf makinesinin usb kablosunu nereye koymuştum ben ya?
-Hangi şarkıyı atamıştım ben ona hmm?Heh, "everready 9 canlı pil everready kullan everready"...
-Tamam hatırladım, pil şarj makinesiyle duvarın arasına sokmuştum sarıp.
-İşte burdasın benim minik kobram.

Ex 2:
-Allah kahretsin ya 35 almışım vizeden, ulan en az 60'lık kağıt verdim, yeter be!!(windows 7 cd'sini fırlatır)
-Nereye gitti lan cd?Gardropun yanına girmiş, he iyi orda örümcek vardı, örümcek adamdan hatırlarım bir daha lazım olunca.

3) Yüksek Fiziksel Denge

Gece çişe kalkıldığında karanlıkta hareket edebilme ve yaşamı idam ettirebilme özelliği. Bunun yanında aradan çekilen bir zımbırtının diğerlerinin yerini değiştirmemesi kuralına sadakatli yaklaşım.

Ex 1:
-Off bir çiş edeyim ya, uykudan uyandırdı ne mesaneymiş grizu gibi.
-Hass.ktir(yerdeki oyun koluna basar)!
-(duvardaki kabloya tutunarak ayakta kalır)Neyse ki kablolu tv almışım ya, bir de uydu daha iyi diyorlar.Kablosunun kesit kalınlığına kurban halat gibi mübarek, helikopterden ip sallasalar bu kadar makbule geçerdi.

Ex 2:
-Erman oğlum hadi ya başarabilirsin yapmadığın şey değil.(ders kitapları ve pc parçalarından oluşan yığının arasından vize zamanı termodinamik kitabını çekerken)
-Evet, evet...Sakin...
-Oh be!(hiç bir şey yer değiştirmez) Nasıl bir strestir bu ya, bir gün keseceğim kırmızı kabloyu yok edeceğim apartmanı o olucak.

Gördüğünüz üzere sevgili okurlar, dağınık yaşam, sanılanın aksine simplex değil gayet de komplex bir yaşam biçimi. Yaşam alanlarını bir gergedan da pekala dağıtabilir ama ne yazık ki bu kadar ahenkli ve huşu içersinde yaşamını sürdüremez. O yüzden her "ben dağınığım" diyeni babanız sanmayın, isyankar duruşuna prim tanımayın. Son olarak aklınızdan şunu da çıkarmayın sevgili okurlarım; Discoverman Channel araştırmaları, 100 mumluk ampul gibi, yolunuzu aydınlatmaya devam edecek.

18 Ekim 2009 Pazar

ERMIPEDIA - The Free Encyclopedia

Sevgili okurlarım, sizlere blogumuzdaki yeni bölümümüzü takdim etmekten büyük onur ve gurur duyuyorum: ERMIPEDIA. Bu bölümde bundan sonra, hayatımızda karşılaştığımız sözcüklerin ve sözcük öbeklerinin, sözlük anlamlarının dışında, aslında ne manalara geldiklerini irdeleyeceğiz. Kültürel bir bölüm olduğundan, bilhassa Türkiye'ye ve Türkçe'ye çok fazla hakim olmayan arkadaşların kesinlikle kaçırmadan takip etmeleri gereken bir bölüm olduğunu düşünmekteyim. Hiç vakit kaybetmeden bugünkü sözcük öbeğimize geçelim dilerseniz:
"Biz biraz daha dolaşalım, bulamazsak..."

İlk olarak Cilalı taş devrinde, insanların toprağı ekip biçmesi ve hayvanları evcilleştirmesi sonucu ortaya çıkan ürün bolluğu sebebiyle oluşturulan takas mekanizması esnasında:

"-elmanı bize versene
-2 tane kestaneni alırım ama
-o zaman biz biraz daha dolaşalım bulamazsak...
-tamam ",

şeklinde kullanıldığı varsayılan bu sözcük öbeği, akabinde her devirde büyük itibar görmüştür.

Bunun yanında, bu güzide öbeğin, tarihin bazı kırılma noktalarında kullanıldığı bilgisine de ulaşmaktayız sevgili okurlarım. Dilerseniz bu önemli noktaların birkaçındaki kullanım şekillerine bi göz atalım.

I. Viyana Kuşatması Esnasında;

Kanuni Sultan Süleyman: Lan Ferdinand Viyana'yı bana versene!
Ferdinand: 120.000 kişilik ordu yetmez ama, bak kışta geldi şartlar zor.
Kanuni Sultan Süleyman: Eee, şehir biraz eski gibi duruyor gerçi. O zaman biz biraz daha dolaşalım, bulamazsak...
Ferdinand: Tamam siz bir gezinin, bakının içinize sinsin.

İzmirin İşgali;

Yunan Ordusu: Türkler, İzmir'i bize versenize!
3. Kolordu: Yalnız çok büyük g.t ister İzmir'i almak, heleki Büyük Taarruz başladı şimdilerde.
Yunan Ordusu: Hmm. Zaten tam aklımızdaki şehir değildi ya. Peki biz biraz daha dolaşalım, bulamazsak...
3. Kolordu: Tamam, siz sahildeki yerlere bakın, biz birazdan ilgileniriz sizinle, oralar daha serin hem.

Günümüzde ise bilhassa ticari sektörlerde sıkça duyduğumuz bu sözcük öbeği, işitenleri zıvanadan çıkarsa da, söyleyenlerin "can simidi" konumundadır sevgili okurlarım. En sık olarak tekstil sektöründe karşılaştğımız bu öbek, kullanıldığı anda, söyleyen ve işiten tarafından gerçek manası açıkça bilinse de genelde çift taraflı olarak "inanmış gibi" yapmayla sonuçlandırılır. Çoğunlukta işiten tarafından, "tabii tabii, siz bir bakın gezin görün sonra beklerim" şeklinde cevaplansa da, anüsünden terler damlaya damlaya, istenilen ürünün binbir çeşidini müşterisinin önüne seren fakat yine de sonuca gidemeyen, bunun neticesinde kan beynine sıçrayan, bu sözcük öbeğinin muhatabı, "paran yoksa ne uğraştırıyorsun beni?" şeklinde rencide yoluna gider.

Sonuç olarak bu sözcük öbeği, günümüzde yerine göre 2 anlam taşımaktadır sevgili okurlarım;

1-Param yetmedi, sıvışıyorum.
2-Bak gidiyorum, en son "olurunu" söyle.

Herşeyin olduğu gibi bu ifadenin de avantajları ve dezavantajları olacak elbette. Maddeler halinde sıralamanın güzelliğine doyum olmayacağından dilerseniz bir göz atalım.

Avantajları:

-Paranızın yeterli olmadığı durumlarda sarf etmeniz, (eğer dış görünümünüz "parası var" imajı uyandırıyorsa) aklınızdaki ürünü "tam olarak" bulamadığınız havasını yaratarak günü kurtarır.

-Satıcının, sizi kaçırmamak adına, "sürpriz son saniye indirimlerine" gitmesi sonucunu doğurabilir.

-Rekabeti kızıştırması akabinde tekelci yaklaşımı zedeleyerek, son kullancıya fayda sağlar. (ya yandaki dükkandan alırsa kaygısı)

Dezavantajları:

-Satıcının yorulmasını öngören satışlarda, rencide edilme tehlikesi. (Ör: Ayakkabı ve mücevherat sektörü)

-Yalan söylemenin verdiği vicdani rahatsızlık.

-Egosal ezilme.

Final yapma adına son söyleyebileceğim bu sözcük öbeğini kullanmayan insan olmadığını düşünmemdir sevgili okurlarım. Muhtemelen 2012 yılında dünyamız yok olmazsa, tam gaz kullanmaya da devam edeceğiz. Artık manasını tamamen özümsediğinize göre gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz. Bir sonraki incelememize kadar bilgiyle kalın. Unutmayın ki ERMIPEDIA sizi daima doğru bilgiyle kucaklaştırır.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Sponge Bob Sevgisi, Bizi delirtti!











Sevgili okurlarım, şu saat kafama takılan bu konu hakkında , her konuda olduğu gibi, sabaha kadar fikir paylaşımında bulunabilirliğim var, ama korkmayın neyse ki hafif uykuluyum. Son yıllarda büyük bir coğrafyayı sevgi silahıyla ele geçiren Sponge Bob' ı neden bu kadar seviyoruz, alt tabakaya nüfuz etmenin vaktidir diye düşünüyorum.

Öncelikle her zaman olduğu gibi kendimden yola çıkmak istiyorum sevgili okurlarım. Sponge Bob'ı karakter olarak sevmediğimi çok net olarak söyleyebilirim. Neden derseniz, bir kere kendisi "köşeli". Ben çizgi film kahramanının zeki, çevik ve yuvarlak hatlısını severim. Ayrıca kirpiklerine ve ayrık dişlerine de deli oluyorum. Kafası çok mu çalışıyor yoksa hiç mi çalışmıyor onu da çözebilmiş değilim maalesef. Ayrıca gülüşü de sinir sistemimde derin tahribatlar oluşturuyor. Sevene karışmam, sevmeyenle "çak" yaparım.

Genel olarak "iyiler her zaman kazanır" temasına dayalı olarak devam eden çizgi filmin işlediği konulara ise, tam aksine bayılıyorum. Sürekli olarak izlememin yan sebeplerinden biri bu olsa da, asıl sebebim Patrick Star. Kim yarattıysa bu karakteri,gördüğüm yerde kalkar, ayakta alkışlarım. Bu kadar içten, samimi, sevimli, beyni ile sinir sistemi arasındaki ilişkiyi en alt düzeylere çekebilmiş bir çizgi kahraman çok azdır sevgili okurlarım. Renginin hafif turuncuyla karışık pembe olması, kollarını ve bacaklarını "hayat maximumda" konseptiyle açtığında birebir bir deniz yıldızı olması, yuvarlak hatlara sahip olması ve koca popoluluğu alır beni benden. Sebebim oldun, izlerim bu çizgi filmi Patrick, dedirtmiştir bana bir çok defa. O kadar çok severim ki, taşların altında yapışık olduğu sahneler fazla gelir yüreğime.

Paragöz Bay Yengeç'e yakınlığım ise tamamen ananemle alakalıdır. Aynı ruh haline sahip olmalarından ötürü zorlanmadan sevdim kendisini. Parayı bu kadar seven iki karakter daha yoktur herhalde. Ananemden alıntılar yapmayacağım çünkü kendisi ayrı bir "ana başlık". Kendisine namazlarında yardımcı olacak, önce Allah'a sonra Benjamin Frankline konseptinde "dolar motifli" bir seccade arıyorum uzun zamandır ama maalesef bulamadım sevgili okurlarım. Bay Yengeç'in babacan ses tonu da, kendisini sevme sebebidir unutmadan eklemekte fayda var.

Squidward'a gelince kendisi ahtapot mu, kalamar mı, yoksa mürekkep balığı mı tam karar veremedim. Sevmem de zaten kendisini çirkindir, iticidir, sıkıcıdır, beceriksiz bir müzisyendir. Tipi bana Woody Allen' ı hatırlatır ki, zaten onu da sevmem. Hatta bence o kadar çok benziyor ki, "Denizler altında Woody Allen" diye bir film çekilse başrol için tek adaydır şahsi kanaatimce. Bu karakteri sevenler de basur olsun antiparantez. Squidward hakkında olumlu konuşanın ağzına da "dokunaçları" girsin.

Sandy ise bir diğer karakterimiz. İleri derece uzakdoğu dövüş teknikleri bilen bu sincabımız, astronotumsu kıyafetinin içinde çok itici görünse de, yer yüzünde ve kendi evinde giydiği etekli bikinisi ile gayet seksi ve sevimlidir. Patrick'le çıkarlar inşallah çok yakıştırıyorum ben bunları. Biraz fazla yiyor gerçi, haftada en fazla 2 kere çıksınlar Patrick'le, çocuğun bütçesi kaldırmaz. Lafın özü, Sandy sevilebilir, bir problem görmüyorum.

Bir diğer karakterimiz Gary'den bahsetmek gerekirse, sevenleri kadar sevmeyenleri olan ve miyavlayan bir salyangoz olduğunu söyleyebiliriz. Ben şahsen ne severim ne sevmem, olsa da olur olmasa da, eksikliğini yaşamam. Bazı bölümleri direkt Gary konulu çekiyorlar, içim geçiyor, aksiyon istiyorum ve derhal bol vurdulu kırdılı kadın programlarına geçiyorum.

Geldik Patrick'ten sonra en çok sevdiğim karaktere sevgili okurlarım. Tabii ki Plankton'dan bahsediyoruz. Yengeç burgeri ve dünyayı ele geçirme uğrunda, hayran olduğum zekasıyla yarattığı onlarca müthiş planı suya düşmüş olsa da, ben sıkı bir Plankton'cuyum. Kendisi tam manasıyla bir mikroptur, hem maddi, hem manevi. Plankton üzerine oynanan bölümlerde evde maximum sessizlik sağlar, dikkatlice izler ve ondan 1-2 numara kapmaya çalışırım. Egosunun yüksek olması başarısız olmasına yol açar açmasına ama hangimiz egomuzun kurbanı olmuyoruz ki sevgili okurlar, onu da öyle kabul ettim, sevdim ben. Sağ eller havaya, Plankton'u sevenler buraya.

Gördüğünüz üzere çizgi filmdeki karakterlerin bazıları fanatiklik derecesinde sevilebilen kahramanlar. Sponge Bob karakterini ben sevmesem de seveni çok zaten aşikar. Gördüğünüz üzere günümüzde ilkokul çantalarının %60'ı Sponge Bob temalı. Buna Patrick ve Plankton'u da ekledik mi, "kitleler peşinden sürüklenmesin de ne yapsın" sonucuna varıyorum sevgili okurlarım. Türkçe dublaja da bir alkış orjinaliyle neredeyse birebir. Biz sonuçlara varaduralım, kuş ve doğa ise hep aynı kalır canlarım. Siz de esen kalın o zaman.

7 Ekim 2009 Çarşamba

Nostalji Kuşağı Episode II: SOLOTEST


Okumaya başladığınız bu yazım da bir önceki gibi, başlığından da anlaşılacağı üzere, bayağı bir dokunaklı olacak sevgili okurlarım. Bu arada artık sizlere "sevgili okurlar" yerine sürekli olarak "sevgili okurlarım" diyerek hepinizi sahiplenip, kol kanat gereceğim, haberiniz olsun. Dilerseniz, yazmasını beceremediğimi düşündüğüm "giriş" bölümünden, acilen "gelişme" bölümüne intikal ederek, bir döneme damgasını vuran Solo test gerçeğini irdelemeye başlayalım.


Solo testin ne olduğunu bilmeyen ya da unutan okurlarım için Wikipedia tadını yakalamak gerekirse, Solo test, çin daması mantığında piyonlarla oynanan, bir piyonu diğerinin üzerinden yatay veya dikey(x ve y düzlemleri) atlatmak suretiyle, üzerinden atlanan piyonları toplama kuralını takiben, oyun sahasında en az piyonu bırakma çabasının olduğu ve kalan piyon sayısına göre, daha önceden yapılan bilimsel araştırmalar ışığında düzenlenmiş tablodaki karakterize sıfatlardan birine sahip olduğunuzu söyleyen, tek başına oynarken zevkli, arkadaşlar önünde oynarken stresli ve anüsten terler şıpırdatan bir zeka oyunudur. Yaklaşık 3-4 dakika boyunca, Bilgin ve Beyinsiz arasındaki ince çizgide yalpaladığınız bu oyun, adından da anlaşılacağı üzere, "tek" kişinin oynayabildiği bir oyundur.


















Şahsımın solo test ile gözgöze gelmesi ise 90'lı yılların başlarına tekabül eder sevgili okurlarım. Oyuncakları yapılış amaçları dışında kullanmaya alışık olduğumdan(solo testi uzay gemisi, üzerindeki piyonları da gemiye binmiş uzaylılar olarak uçurmak suretiyle oynadım bayağı bir zaman), ilk elime geçtiğinde ne olduğunu anlayana kadar bayağı bir kurcalamıştım, muhtemelen çin malı olduğu için içerisinde nasıl oynanacağı yazmıyordu. Sadece oyunun sonucunun gösterildiği resimli bir "sıfatlar tablosu" vardı içerisinde. Beyinsizin, delinin, zekinin vb.’nin nasıl göründüğüne ilk kez orada tanık olmuştum. Senelerce, solo testteki beyinsizi ve aptalı tanımlayan resimlerdeki adamlara tıpatıp benzedikleri için, "İlyas salman beyinsiz mi?" ve "çarşamba pazarındaki patates satan abi aptal mı?" diye düşünmüşümdür. Resmi bir belge değildi ama, internetin ve ozalit sektörünün gelişmediği o zamanlarda, karton kağıda baskı yapılan her yazı ve resim "kesinlikle öyledir" mesajını taşıyordu. Gazetelere dini kitaplardan fazla inanılan dönemlerin sancısını çeken bilir sevgili okurlarım.


Annemin uzunca bir süre akademik platformda uğraşıp, didinerek, "bu çocuğun nesi var ya?" sorusuna yanıt aradığı, akabinde göstermediği psikoloğun kalmadığı Çapa Tıp fakültesinden birbirinden saçma testler sonucunda aldığım "ileri zekalı çocuk" raporunun etkisiyle, aile fertlerinin etrafımda oluşturduğu "oyna bakalım ne çıkacaksın"(bilim doğru mu söylüyor sağlaması) gerilimini kaldıramayıp "ben sonra oynarım ya şimdi çizgi film var tv'de" diyerek arazi oluşum dün gibi aklımda sevgili okurlarım. Geldim politik, gidiyorum politik anlayacağınız.


Kardeşimin, piyonlarını yemek niyetine, plastik kovasına doldurduğu ve küreğiyle de karıştırıp, pişirip, daha sonra renkli legolar eşliğinde görselliğe önem vererek servis ettiği solo test, eminim ki 22 yaş üzeri herkesin hayatının bir dönemini damır damır damgalamıştır. Konu paralelinde, evdeki her bayram temizliğinde yatakların, divanların ve koltukların altından çıkan toz yumakları arasındaki sarı renkli solo test piyonları annemi her defasında adeta cinnetin koylarına sürüklemiştir. Piyon eksikliği yüzünden defalarca kez satın alınma zorunluluğuna gark olması, gitgide zayıflayan psikolojisinde kalıcı cılk yaralar açmıştır ne yazık ki. Minik sarı kukaların insan psikolojisi üzerinde bu denli büyük etkiler bırakabilmesi, psikopat bir çocuğun eline geçen solo testten başka birşeyin sonucu olmamakla birlikte, iki kişinin çözdüğü test de solo test değildir, sevgili okurlarım.


Yazımın final bölümününe yaklaştığımız şu an itibariyle ise kullanıcı yorumlarına değinmeyi çok faydalı görüyorum benim güzel manolyalarım. Keza tek taraflı yaklaşımım, konuya hakim olmayan arkadaşlara “anüsümden atıyormuşum” izlenimi verebilir. Ne kadar mühim bir “zımbırtı” üzerinde durduğumuzu şimdi daha da iyi anlayacaksınız. Yorumları yapanlar birer hayal kahramanı veya mahsulü değil, aksine kanlı canlı, yeri yurdu belli, hayatta önemli bir yere sahip olmalarından mütevellid, yorgunluktan kıçları başları ayrı oynayan insanlardır. Noter huzurunda yazdıramadım ama inancınızı bütünleme açısından, ekmek mutant çarpsın diyorum. Wolverine tarafından çarpılmak isteyen bayanların sayısını da buradan görebiliyorum, kendinize gelin sevgili bayan okurlarım. Konuyu dallandırıp budaklandırmadan yorumlara geçelim.


Aslı Güçlü (26, Editör):


Solo testle yıllar öncesinde ılık ve sekiz şekerli süt tadında tanıştık, zira anneannem uyku öncesi bir bardak sütle birlikte önüme bir de solo test koyardı oyalanmam için. Sarı kutulu kırmızı piyonluydu(6S ekolü) benimki, zannımca hala duruyor biraz eşelemek gerek sandık içlerini.

O zamanlar piyonlardan kaç tane bırakacağımın pek önemi olmuyordu tabii. Ne kadar tecrübesiz, normal ya da başarılı olduğumun da, çünkü küçük avuç içlerinden dökülüp kaybedilmemesi gereken piyonları toplamak çok daha mühimdi. Sonra büyüdük de büyüdük, üç kişilik okul sıralarına taşındı solo testler. İşte o an önem kazandı ne kadar normal, tecrübesiz ya da beyinsiz olduğum. Hele bir de, kafasında hunisiyle bir gerizekalı figürü vardı, sıfatını geçtim pek korkardım kendisinden, en çok ondan çekinirdim. Bu noktada solostestin nostaljisini bozmamak adına başarı ortalamamı vermemeyi tercih ediyorum, yine de tek diyebileceğim seni sevdim solo test… Pek çok şeyden çok hem de... Bilesin...


Zeyd Okutan (23,Mühendis):


İlk solo testimi hiç unutmam 4.sınıfa geçtiğimde elime almıştım. Okulun kapısında pamuk şeker, su tabancası ve misket satan, cansız manken tadında bir adam vardı, ondan almıştım işte. Neyse, kutusunu açmamı takiben, hemencecik piyonları birbirinin üzerinden atlatıverdim. Çin damasında tecrübeli olduğum için ilk seferde sadece iki piyon bırakabilmeyi başarmıştım. Sonra kırmızı renkli, solo testle birlikte gelen zeka cetveline baktım. Cetvelde iki taneye karşılık zeki yazıyordu. Çok mutlu olmuştum ve egom tavan yapmıştı. O gün bir “kendime güven patlaması” yaşadım ve bu patlamanın sonucunda okulun en güzel kızına çıkma teklif ettim. Solo testteki başarımı kızı elde etmekte de gösterdimse de, ne yazık ki ilişkimize noktayı zeka uyumsuzluğumuz koyuverdi. Tam 10 adet piyon bırakmayı başaran! kız arkadaşımla, ellerimiz ve gözlerimiz ayrılıvermişti artık.


Irmak Ataberk (23,Uluslararası İlişkili Trafo Ressamı):


Çocukluğumuzun vazgeçilmez oyunlarından biri olan solo testi hala oynarım. Hatta konken grubu gibi bir solo test grubumuz var. Haftada bir solo test oynayarak, retro akımını en yürekten yaşatan insanlar olduğumuzu hissediyoruz. Bu buluşmalarda solo test, homeless şarabı şişesi gibi elden ele dolaşıyor, kapışılıyor. Beş kişilik solo test grubumuzda, her oynayışında en az 14 tane piyon bırakarak “beyinsiz ve ötesi” çıkmayı başaran A.P.isimli arkadaşımızı da gruptan dışlamayı hiç düşünmedik. Çünkü tüm solo test severlerin bildiği gibi oyunun iflahımızı öpen kısmı piyon dizmek… Ama en az 14 piyon bırakan A.P.den sonra oynama sırası sizde ise piyon dizmek sorun olmaktan çıkıyor. En az piyonu bırakmak için yarıştığımız gibi A.P’den sonra oynamak için de rekabet ediyoruz. Bir dahaki buluşmamızda A.P’nin de gönlünü almak için en çok piyonu bırakmak için yarışacağız. A.P’nin en birinci geleceğini düşünüyorum. Tavsiye niteliğinde final yapmam gerekirse, bence bankalara giriş sınavlarını ve KPSS’yi de solo test şeklinde yapmalılar çünkü bu şekilde daha adaletli bir sınav olacağını düşünüyorum.


Okuduğunuz üzere solo test, ismindeki karizmasının yanında birçok kişinin hayatında önemli bir yere sahip. Tanışmamış olanların derhal tanışmasını, internet başında ömür tüketen çocuklara sahip kişilerin acilen edinerek, çocuklarına zorla oynatmasını tavsiye etmekten alamıyorum kendimi. Uzun lafın kısası solo test insanı önemli kılar, başarıdan başarıya koşturmayı geç, depar attırır sevgili okurlarım. Solo testi, solo yolunda kırılır diyerekten hepinizi dumura uğratmanın yanında, esen kalmanızı dileyerek de, esen kalan dumura uğramış insanların olduğu bir dünya yaratmak istiyorum. Gossip girl vedası da edeceğim, içimden geldi mazur görün sevgili okurlarım, XOXO.


Special thanx to Aslı Güçlü, Zeyd Okutan and Irmak Ataberk.

Nostalji Kuşağı Episode I: MON AMI















Kalplerinizin en derinlerine nüfuz edeceğini düşündüğüm bir yazıyla tekrar sizlerleyim sevgili okurlarım. İlkokul ve hatta ortaokul yıllarımıza damgasını vurmuş olan Mon Ami pastel boyalarının neyin nesi olduğunu ve hayatımıza getirdikleri akabinde götürdüklerini de irdeleyeceğiz hep birlikte. Vakit kaybetmeden başlayalım.

Fransızca bir kelime olan Mon Ami'nin Türkçe tercümesi "arkadaşım"dır sevgili okurlar. Fakat bu tabir erkek arkadaşlar için kullanılır. Kızlar için ise "Mon Amie" şeklinde bir gramer değişikliği geçirir. Buradan da pastel boya kutusunun üzerinde, bize tüm içtenliğiyle gülümseyen arkadaşımızın cinsiyetinin erkek olduğu sonucuna ulaşıyoruz pek tabii. Yıllarca "o kız" diye tartıştığım ilkokul arkadaşlarıma "hayır ya ne kızı, o bir prens" desem de inanmamışlar, idrak etmeleri seneleri almış, bir kez olsun "sen haklıymışsın Erman" dememişlerdir.

Bu prens arkadaşımızın saçlarının durumu ise büyük bir muammadır içimde. Acaba gerçekten küt ve boyun hizasında, eski düz iskandinav modeli, gri renkte saçlara mı sahiptir, yoksa öndeki siyah perçeminin ele verdiği, kafatasıyla adeta yapışık, doğulu Türk insanı saçlarına mı? Şahsi hissiyatım, o boncuk gözleriyle aynı renkte saçlara sahip olduğu ve o gri saçların da tacıyla bütünleşik olarak takıldığı şeklinde sevgili okurlarım. Üreten firmanın yetkilisi çıkıp açıklamadıkça bunu da hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Vücudunu göremeyip sadece hayal etmekle sınırlı olduğumuz prensimizin, kırpılmış koni şeklinde olan göğsünden sonrasını hayal etmekle kalmayıp, defalarca kez çizmişliğim de olmuştur. Kutusundan çıkan 2 adet çıkartmayı en büyük hazinem olarak gördüğüm zamanlarda, eğer harhangi birisinin başına birşey gelirse, hemen beyaz bir a4'e yapıştırır, vücudunun geri kalanını da ben çizerdim.

Kendinden emin, mağrur bakışlarının ve insanın içini ısıtan gülümsemesinin altında hep bir hüzün yattığını düşündüysem de, genel olarak beni hep mutlu etmiştir o prens. Burnunun yapısına ve şekline anlam veremesem de ve o zamanların meşhur kahramanı İskeletor'un burnuna olan benzerliği yüzünden, "acaba burnu kopmuş da orası öyle delik mi kalmış?" sorusunu defalarca kendime sorsam da o prens benim gerçekten de arkadaşımdı.

Görüldüğü üzere bu pastel boyalara, neden "arkadaşım" isminin verildiği de gayet açık sevgili okurlarım. Uzunca bir süre pastel boyalarla iştigal ettiğimiz düşünülürse "kanka" mertebesine geldiğimizi bile söyleyebilirim. Başımıza kötü birşey geldiğinde, mutlu olmak adına resim yaptığımız dakikalarda gözgöze geldiğimiz prensin sürekli gülmesi, "ne gülüyorsun lan zaten Eda'ya çiçek verdim kabul etmedi" şeklinde isyanlara sebep teşkil etse de, o her zaman bizim yanımızdaydı.

Hayatımın en mutlu günlerinden birinin kahramanı da Mon Ami pastel boyalarıdır canlarım. Annemin doğum günü hediyesi olarak aldığı 48'lik Mon Ami, beni deliye döndürmüştü, hiç unutmam. Kutusunu açarkenki "pıt" sesini duyduktan sonra aldığım haz akabinde, dakikalarca altın ve gümüş renkli pastel boyalarına bakmıştım, çünkü onlar 12'lik ve 24'lük olan setlerde yoktu. Uzun bir müddet boyamaya kıyamasam da, resim dersinde Elçin'e hava atmak için altın ve gümüş rengi bolcana kullanıp, saçma sapan bir resim yapmıştım.

Ebeveyn olduğumda da çocuğuma veya çocuklarıma kesinlikle Mon Ami pastel boyalarından alacağımı söyleyebilirim sevgili okurlarım. Onların da o prensle arkadaş olduklarını ve o şato da yaşadıklarını hayal etmelerini istiyorum. Ara sıra en uzun kulenin tepesinden gökkuşağına çıkıp aşağıya doğru kaydıklarını ve bir zamanların meşhur çizgi filmi Sevimli Ayıcıklar(Care Bears)'daki ayıcıklarla karşılaştıklarını hayal edemeseler de mühim değil, ben ettim de noldu. Sevimli Ayıcıklar çizgi filmi ise başlı başına bir yazı konusu olacak nitelikte bir başyapıttır, söylemeden edemeyeceğim.

Son olarakta, en çok korktuğum olayı sizlere aktarıp yazıma son vermeyi düşünüyorum sevgili okurlarım. Çocuklarımıza büyük bir hevesle Mon Ami boyalarından alırken en son görmek istediğim tablo ile sizleri başbaşa bırakıyorum bir müddet. Lütfen sinirlerinize ve duygularınıza hakim olun, çünkü bu tablo "olası ihtimaller" dahilinde bence. Bu hızda yayıldıkları düşünülürse, ,yakın gelecekte Allah muhafaza Mon Ami boyalarının üzerinde bize gülümseyen o prens de bu akımdan etkilenebilir. Ne demek istediğime buyurun yakından bakın.
















Evet yanlış görmüyorsunuz, Mon Ami'miz emo olmuş.

Umarım derinden sarsılmamışsınızdır ama ne yazık ki ben sarsıldım canlarım. Mon Ami'mi bu halde göreceğim aklıma ucundan geçmeyi bırak, hayal dünyamda bile yer edemezdi. Başıma gelmesinden en çok korktuğum şeyler listemde ilk 10 da yer alan bu olay umarım ki gerçekleşmez ve o prens bize sonsuza dek "soba üzerinde çıtırdayan kestane" tadında gülümser. Bir dahaki nostalji bölümüzde görüşmek üzere göz kapaklarınızdan öperim.

6 Ekim 2009 Salı

Tatlandırıcılı Muhabbetler: PRENS ERMAN İle Bölüm Sonu Canavarlarımız

(29 Ağustos 2009 tarihinde kaleme alınmış fakat çeşitli! nedenlerden dolayı bugün yayınlanmıştır)
















Sunucu: Tatlandırıcılı muhabbetlere hepiniz hoşgeldiniz değerli okurlarım, bu haftaki konuğumuz hepinizin severek dinlediğinize inandığım, fantazi-rock müziğin prensi, Prens Erman. Hoşgeldiniz Erman Bey.

P.E: Hoşbulduk efendim, benim için gerçekten büyük bir mutluluk bu programda sizinle ve okuyucularınızla olmak.

Sunucu: Böyle düşünüyorsanız bizim için daha büyük mutluluk. Sevdiğinizi bildiğimizden sizin için Sponsorumuz Beyoz Fırın'dan çikolatalı muffin bile getirttik.

P.E: Bu hareketiniz gönlümde derin izler bıraktı, bu denli ince düşünülmek benim için Tv'yi rastgele açtığımda "My Name Is Earl" ü başlarken yakalamak gibi oldu gerçekten, eksik olmayın.

Sunucu: İlk defa bir programa konuk olduğunuz ve bizi seçtiğiniz için ne yapsak az Erman Bey. Özellikle bizim için seçtiğiniz tartışma konusu hakikaten harikulade. Bölüm sonu canavarlarımızdan bahsedeceğiz bugün sevgili okurlarım. Dilerseniz lafı uzatmadan Prens Erman'a bırakalım, ve bölüm sonu canavarı nedir, kendisinden öğrenelim.

P.E: Teşekkür ederim. Öncelikle herkese merhabalar değerli okurlar. İlk defa bu tarz bir programda sizlerle buluşmanın verdiği heyecan ile, bugünün anlam ve önemini belirtmek açısından anlatacaklarımı, kendi bölüm sonu canavarım Ayşe Ece Eyisoy ‘a ithaf ediyorum. Kendisinin bugün doğum günü olması sebebiyle, geçen sene bugün itibariyle bulunduğum pozisyonum aklıma geldi, aradaki 7 farkı buldum ve isyanın eşiğine geldiysem de hemen geri döndüm, akabinde sizlerle paylaşıyorum. Yine kendisinin doğum günü vesilesiyle piyasaya çıkardığım yeni albümümü de zevkle dinlersiniz umarım. Önceki albümlerimde de birçok şarkıda ilham kaynağım olan Ayşe Ece Eyisoy, bu albümün tamamında bana ilham vermiştir.

Sunucu: İstemeden de olsa araya girmek zorundayım izninizle. Bu büyük sürprizi de ilk defa Tatlandırıcılı Muhabbetlerde öğrenmektesiniz sevgili okurlarım. Prens Erman'ın yeni albümü "Dudaklarında Peter Pan İdim" ilk kez sizlerle bu sayfada. Buyurun devam edin Erman Bey.

P.E: Estafurullah. Bölüm sonu canavarımın hem adını hem de soyadını sizlerle paylaşma sebebim ise, benim gibi, arada bir ismini google da aratıyorsa(ki yapar, beyin klonumdur kendisi) bir gün rastlar, okur bu yazıyı ve o kör olasıca bünyesel mekanizmasında, belki bir nebze değişim olur. Gelelim konumuzun içeriğine.

Çoğumuzun haberi olmasa da, mutlaka bir adet bölüm sonu canavarı vardır sevgili okurlar. Peki nedir, kimdir bu canavar, loch ness gölü canavarıyla akrabalığı var mıdır? Bölüm sonu canavarımızdan kastım, gerçekten sevdiğimiz ve çeşitli “manalı-manasız” sebeplerden dolayı ayrı düştüğümüz sevdiceklerimizdir. Bu zibidileri sevdikten sonra başka kimseyi sevemeyiz, yerlerine koyamayız ve sürekli diğer insanlarda o kalorifer böceklerini ararız. Aramızdaki en karaktersiz olanlarımız olayı bir üst seviyeye taşıyarak, bölüm sonu canavarlarını hayal edip başkalarını öpebilirler, sevebilirler bile.

Bölüm sonu canavarları öyle zalimdirler ki, bize hayatımızın en önemli level’ini atlatmazlar değerli okurlar. Ne yaparsak yapalım, enerjimiz ve silahlarımız “full” olarak bile bu canavarların karşısına çıksak, bunlar bizi yer bitirir. Ekranda da kocaman bir GAME OVER yazısı görünür. Tekrar denersin tekrar yer, tekrar yer, tekrar yer. Jetonun kalmayıncaya kadar iliğini kemiğini kurutur. Bir de bakarsın ki artık bu canavar senin için çok tehlikeli olmaya başlamıştır.

Duygu jetonların çoktan tükenmiş ve kendinden ödün vererek aldığın yeni jetonların da çok yakında bitecektir. Sahip olduğun ne varsa bozdurmuşsundur daha çok jeton almak için. Bölüm sonu canavarına yenileceğini bilerek oynama adına, kumarda evini arabanı kaybetmeye benzer. Donla bırakırlar bunlar adamı Allah muhafaza, insan içine çıkamazsın. Fakat gün gelir artık kendinden ödün veremez, yeni jeton da alamaz olursun ve oyundan hızla uzaklaşırsın. En sevdiğin oyundan koşar adım kaçarsın, bir daha oynamamaya karar verirsin kendince.

Kararı verdin ama bu kararı bir türlü uygulayamazsın, mümkün değildir, pek muhterem okurlar. Zaman içinde duygularını bir müddet sonra toparlayıp yine jeton alır yine yenilirsin canavara. En sevdiğin şeydir aslında o canavar, yenilecek olduğunu bile bile oynasan da, en azından onu görmenin verdiği mutluluk bile yeter sana. Ona ise hiçbir zaman yetmez attığınız jetonlar. Dipsiz kuyu gibi attıkça daha çok ister.

Sunucu: Sizin bölüm sonu canavarınızı diğerlerinden ayıran bir özelliği var mıydı peki Erman Bey? Tipik bir canavar mıydı yoksa?

P.E: Gerçekten çok yerinde bir soru oldu. Benim bölüm sonu canavarımı diğerlerinden ayıran çok ama çok önemli bir özelliği var. Bütün jetonlarımı bitirmesi yetmiyormuş gibi bir de beni donla bırakmasına rağmen, “gitme, gel seni sevdim, bir el de benden oyna” dedi. Fakat bu sefer de ben oynamadım sevgili okurlar, çünkü daha fazla mideye indirilecek gücüm kalmamıştı. Nihayetinde ben de o level’i geçemedim ve makineyi yumrukladım. Zaman içinde kendimi topladım ve biriktirdiğim jetonları artık “ağzı tam kapanmayan ve joystickle kumanda edilen kepçeyle, oyuncak ayı, tavşan, fil ve kedi yakalama” makinesinde harcıyorum. Mutlu muyum değilim, en sevdiğim oyunu unutturdu mu bana, unutturmadı, ama bölüm sonu canavarımdan uzaklaşmanın başka bir yolu da gözükmüyor ne yazık ki.

Gördüğünüz üzere aklım hala bölüm sonu canavarımda sevgili okurlar. Canavardı, manavardı ama bağrıma basmıştım ağustos böceğini. Belki bir gün oyunun yeni bir versiyonu çıkar, yine oynamaya başlarız belli mi olur. Hatta polyanna felsefesinde bir yaklaşım olacak ama, belki kendisi bölüm sonu canavarım bile değildir de ben bilmiyorumdur, ne dersiniz?

Sunucu: Şahsi fikrimi sorarsanız ben bölüm sonu canavarınız olduğuna inanmaktayım Erman. Değilse de yeni bir albümle bunu bizlere duyuracağınızdan eminim. Umarım herşey gönünüzce olur.

P.E: Çok teşekkür ederim çok naziksiniz. Bu arada muffin de harikaymış, okurlarımız yeni albümümü dinlerken ben de kendisiyle ilgilenmeyi düşünüyorum.

Sunucu: Programımıza katıldığınız için çok teşekkür ederiz Prens Erman. Evet sevgili okurlarım dilerseniz Prens Erman'ın yeni albümünü ilk kez yayınlama şansını yakaladığımız gün olan bugünü eşsiz kılalım ve albüm kapağını ve şarkılarını sizlerle paylaşalım. Prens Erman'ın kendi bölüm sonu canavarına ithaf ettiği bu albüm, her zamanki gibi "en birinci" müzik marketlerde. Bir dahaki programa kadar hepiniz mutlu kalın.





















A-

1-Beni Yeni Zelanda’nın yağmurlarında yıkasınlar
2-Yar sen gittin gideli kivilere düşmanım
3-Starbucks içinde vurdular beni
4-Doğum lekeni beynimden çıkaramaz Kosla Oxi
5-Dudaklarında Peter Pan idim

B-

1-Yemeğin salçalısı, kadının salsalısı alır beni benden
2-Artık eski tadı yok muzlu cici bebenin
3-Une Belle Histoire(Prens Erman Remix)
4-Acıbadem köprüsü dardır geçilmez
5-Goodbye My Lover(Prens Erman feat. Küçük Ceylan)

2 Ekim 2009 Cuma

Ermando Hose ile Gönül Karmaşası

Şiirsever okurlarım nihayet beklenen oldu ve hasret sona erdi. Ermando Hose Akerano Delcastio, yine muhteşem bir başyapıt ile gönül dünyanıza adım atıyor. Uzun zamandır sesi soluğu çıkmayan duygu yüklü Brezilyalı şair, sessizliğini hepinizi derinden etkileyeceğine inandığım "Gönlümdeki Gece Tarifesini Kaldıramadım" adlı şiiri ile bozmuş bulumakta. Sorularımı yanıtsız bırakan Delcastio yaptığı açıklamada, "sadece şu kadarını söyleyebilirim ki, unutulanlar, unutanları asla unutmazlar deseler de inanmayın, Alzheimer diye birşey var." dedi. Ben de kendisine sanat hayatında başarılar diliyor ve siz değerli okurlarımı, bu güzide eserle başbaşa bırakıyorum.



Ermando Hose Akerano Delcastio'nun sponsoru Silbak Mendilleri, keyifli vakitler diler.



GÖNLÜMDEKİ GECE TARİFESİNİ KALDIRAMADIM, AH KALDIRAMADIM


Güneş batar, yarin yüzü high definition, gözlerimin önünde,
Gönül kolama mentos oldu, çivileme daldı, çıkaramadım,
Tasarruflu ampul oldum ellerinde, çevirildim saat yönünde,
Gönlümdeki gece tarifesini kaldıramadım, ah kaldıramadım.


Eteği Bershka, gömleği Jack&Jones, kurban olduğum yarimin,
Doksandan girdi gol oldu gönül kaleme, uçtum ama kurtaramadım,
Kar etmez, ayar tutmaz bünyeme, ne mineral, ne tuz, ne de vitamin,
Gönlümdeki Gece Tarifesini Kaldıramadım Ah Kaldıramadım.


Sen Ursula ol ben Tarkan, kurtarayım yar seni, oyuncak ahtapottan,
Yetmez dersen Hidrojenim ol, Oksijenin olayım, bağlandıkça bağlanalım,
Canlı yayın istiyorum artık "on air" olalım, senelerce izledim banttan,
Gönlümdeki Gece Tarifesini Kaldıramadım Ah Kaldıramadım.


Bitsin artık bu işkence, gel kapat sevdiceğim gönülmetremi, çok yazdı,
Hulk olsam kalkamam altından, yetiş Powerpuff'ım, tek başıma kapatamadım,
İnan seni gördüm göreli, testosteron hormonum kendi mezarını kazdı,
Gönlümdeki Gece Tarifesini Kaldıramadım Ah Kaldıramadım.


Ermando Hose Akerano Delcastio

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails