29 Eylül 2009 Salı

Sevinçliyiz Hepimiz, Yaşasın Okulumuz.















2009-2010 eğitim ve öğretim yılına girdiğimiz şu günlerde, heyecanımı ve mutluluğumu sizinle paylaşmak istedim sevgili okurlar. Beni anlayışla ve ilgiyle karşılayacağınızı umaraktan yazımızın derinliklerine nüfuz edelim dilerseniz.

Ben dile kolay, 20 senedir öğrenciyim değerli okurlarım. Ekim ayının ilk günlerinde 27. yaş günümü kutlayacak olmanın ve hala öğrenci olmanın tarifsiz gururu içerisindeyim aynı zamanda. O yüzden engin bir tecrübenin kollarında olduğunuzu hatırlatırım keza tam 20 eğitim-öğretim yılı geçirip bir nevi Gandalf mertebesine yükseldim.

Her yeni eğitim öğretim yılı bende farklı duygulara sebebiyet verir sevgili okurlar. Siyah önlükle başlayıp, son olarak yine siyah ve üzerinde "im not normal" yazılı bir tişörtle okula gittiğim düşünülürse geldiğim noktanın açıklığı konusunda tartışmalar yaşanmayacaktır diye düşünüyorum. 5 sene ilkokul, 4 sene ortaokul, 5 sene lise ve son olarak 6 seneye ulaşan üniversite hayatım boyunca, okulun ilk günü her zaman özel bir yerdedir benim için.

6 yaşında adım attığım ilim irfan yuvasındaki tarihsel "gelişimim ve gelişemeyişim" gerçekten çok enteresan sevgili okurlar. Fiziksel büyümemin bazı şeyleri değitiremediğini gözlemekteyim. Beslenme çantamın vazgeçilmezlerinden olan "haylayf"ı ve "muzlu süt"ü hala çok seviyorum mesela. O zaman da sarışın ve renkli gözlü kızlara karşı zaafım vardı, şimdi de var. Bot giymekten o zaman da nefret ediyordum şimdi de(gerçi bunda annemin, yazın ortasında bile, yarı belime kadar su içinde gelmem yüzünden zorla giydirdiği, sarı renkte lastik lağımcı çizmesinin etkisi büyük). Ayrıca yine annemin marjinalliğinin bir sonucu olarak Türkiye'de ilkokuldan beri "converse" giyen nadide bir insan olduğumu da belirtmeden edemeyeceğim. Öğretmenlere karşı olan "temiz yüzümü kullanıp, kendimi sevdirip, daha sonra bundan faydalanıp, yaramazlık yapma huyum" da olduğu gibi yerinde durmakta. Demek ki bir takım karakteristik özellikler ne eğitimle ne de başka bir etkiyle değişiklik göstermiyor sonucuna ulaşıyoruz buradan. İnanmayabilirsiniz ama ilkokulda bilinçsiz olarak saf ve temiz duygularla, sırf kızların çığlık atmasını sevmem adına kaldırdığım eteklerini hala daha kaldırmak istiyorum ama neyse ki süperegom oluşmuş ki artık buna izin vermiyor sevgili okurlar. Hem artık çığlık da atmazlar, atacaklarına inansaydım belki an gelir yenebilirdim süperegomu.

İlkokulda çete kuran(kobra çetesi) ve derslere girmeyip tren yolunda semender(su kertenkelesi) avlayıp, tren geliyor mu diye rayları dinleyen bir topluluk yaratmamdan beri, okul bana eğlenmekten yorulduğumuz zamanlar, arada sırada uğranması gereken bi kurum gibi gelmektedir. Daha çok eğlenmek için dinlenip güç toplamak("oğlum hoca uyuyanlara kızmıyor, arkada uyuruz bir-iki saat sonra çıkarız" modu), daha çok eğlenmek için eğlenceyi haketmiş olma duygusunu kazanmak("bugün 3 ders üstüste girdim, artık gönül rahatlığıyla serserilik yapabilirim" duygusu) ve daha çok eğlenmek için maddi gücü kazanmaya yönelik kazanılan bilgilerin("artık mühendis oldum, aylık 5000tl maaş alıyorum, kızın hasını, arabanın kralını aldım her akşam da dışarıda yiyorum" kuramı) verildiği bir yer diyelim.

Bunları bana düşündüren ve yazdıran, zannedersem ki testine göre 148-160 seviyeleri arasında dolaşan IQ'um sevgili okurlar. Görüldüğü üzere herşeyin fazlasının zarar olduğu çok açık. Bazen faydasını da görmüyor değilim, mesela ortaokulda öğrendiğim ingilizce lisanı(üstüne üstlük lisede almanca okudum) ile girdiğim her okulun(odtü,itü) proficiency sınavlarını gayet güzel verdim. Sevdiğim şeylere kanalize ettim mi başarılı olabiliyorum ama genelde sevdiğim şeyler "başarı" kazanılıp takdir edilecek değerde şeyler olmuyorlar. Örneğin 1993 yılında aldığım uzaktan kumandalı bir arabanın 2 watt'lık elektrik motorunun üzerinde yazanları hatırlamak gibi, ya da CIA ve FBI'ın dikkatini çekebilmek adına, çeşitli amerikan sitelerinden 7$ verip satın alıp çözdüğüm IQ testelerinde aldığım yüksek puanlar gibi. Kimsenin takdir etmediği şeylerde başarılı olmanın ne olduğunu az çok bilirsiniz ama benim kadar yaşamamışsınızdır emin olun. Eşleştirme oyunundaki(zamana karşı kartlar açıp diğer eşinin yerini hatırlamanız gereken oyun) insan üstü başarımı bir gün olsun dile getirmedi kimse. Solotestle başlayan zeka oyunu hayatım sayısız başarılarla dolu ama ne bi plaket veren var ne de bayrak töreninde istiklal marşından önce kürsüye çıkartıp alkışlatan. Neyse ki Playstation oyunlarında(özellikle Pro Evolution Soccer) da başarılıyım da, az da olsa takdir ediliyorum canlı canlı.

Ortaokul ve lise hayatım "bir örnek giyinme", "Fenerbahçe sevgisi" ve "testosteronla tanışma, zamanla testosteronun esiri olma" şeklinde geldi, geçti sevgili okurlar. Kalınlaşan bir ses, sivilce dolu bir yüz ve okul pantolonunun altına giyilen basket ayakkabıları aklıma ilk gelenler. Herhangi bir öğretmenine aşık olmayan da yoktur sanırım. Ben orta okuldaki ingilizce öğretmenime, common exam'den 96 aldığımı gördüğünde, sevinçten eğilip beni öperken açılan göğüs dekoltesi yüzünden aşık olmuştum mesela. Az bile olmuşum o yaşta. Lisede de testosteronun ele geçirdiği bedenim, biyoloji hocamın Sharon Stone'a olan benzerliği ve dekolte tutkusu sayesinde, kendisine karşı istemeden de olsa "yüksek ilgi" duymamı sağlamıştır.

Tanıdığım herkes gibi ben de okul anılarıma son derece bağlıyımdır sevgili okurlar. Karşılık gözetmeden kurduğumuz son arkadaşlıkların lise zamanına tekabül ettiğini düşünmemle birlikte, lise anısı denildiğinde, aklıma ilk olarak bir sol direkt gibi gelen, teknik resim dersi esnasında, bir arkadaşımızın altına s.çmasıdır. S.çanın kim olduğunu öğrenmek adına, yine testorsteronun etkisiyle, yok "s.çanın annesiyle cinsel ilişkiye girelim", vay "s.çan hayat kadını çocuğudur" şeklinde belirtili belirtisiz isim tamlamalarıyla suçluyu aradıysak da ortaya çıkmamış, daha sonra kendisi, sandalye koklama yöntemiyle tespit edilmiş, fakat insanlık gereği şahsına haber verilmemiştir. Birlikte otobüsle Maltepe'ye kadar gittikleri ekürisinin yaşadıkları ise ayrı bir konu başlığı olur sevgili okurlar.

Mehmet Karamancı İlkokulu, Ahmet Şimşek Koleji, Haydarpaşa Anadolu Teknik Lisesi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Anadolu Üniversitesi(Açık Öğretim), ve son olarak İstanbul Teknik Üniversitesi şeklinde kronolojik olarak sıralayabileceğim eğitim ve öğretim hayatımın 21. yılına düşe kalka gelmiş bulunmaktayım tarih itibariyle. Çocuğum olursa babası gibi okusun istemiyorum sevgili okurlar, sporcu olsun, kısa yoldan paraya para eğlenceye eğlence demesin istiyorum. Zaten genetik olarak kafası çalışacak, bir de bunu birilerine ispat etmekle vakit kaybetmesin keyfine baksın istiyorum. "Okuma da baban gibi eşşek olma" demek geliyor içimden. Gerekirse vücuduma radyasyon verip, kız çocuk yapacağım için, voleybola da hakim olmam lazım en yakın zamanda. Annesinin de 1.70 ten aşağı olmaması lazım pek tabii. Bugün okulda etrafı iyice bir kolaçan etmek lazım o yüzden sevgili okurlar, yeni dersler, yeni yüzler...Bakarsınız çocuklarımın anasıyla karşılaşırım.

Bugünün ayrı bir önemi de var çünkü bu sene ilk dersime bugün gireceğim canlarım. Dün sabah Homer Simpson tarzı homurdanma ve çeşitli kurum-kuruluşlara sövmelerle 7 de kalktığım yatağımdan binbir güçlükle okula gittiğimde, Ramazan Murat Tabanlı (Google'da aratan olursa bloga tıklar diye uzun uzun yazıyorum hocamın adını) hocamızın derse gelmeyeceğini öğrendim ve adeta yıkıldım. 2009-2010 eğitim-öğretim yılının ilk gününde ders göremeyecektim, anlıyor musunuz beni sevgili okurlar? Bu benim hayatımda bir ilk oldu şahsen. O yüzden bu senenin diğerlerinden daha farklı geçeceğine inanıyorum. Bakalım kahramanımızın 1.60 olan akademik not ortalaması 1.80 in üzerine çıkacak mı? Hayatının kadını, çocuklarının anası ile bu sene tanışabilecek mi? Okulun futbol takımıyla 2. şampiyonluğunu yaşayabilecek mi? Transcriptine ilk defa bir AA ekleyebilecek mi? Bütün bu soruların cevabını, ölmez isem önümüzdeki günlerde alacağız diye düşünüyorum.

Konunun finalini yapmak gerekirse, haylayf güzeldir heleki yanında muzlu süt olursa sevgili okurlar. Yeni eğitim ve öğretim yılı umarım ilkokula başlayanlar açısından hepimizden kolay geçer. Sünger Bob, Action Man, Spiderman, Power Puff Girls ve Barbie çantalarıyla başladıkları umuda olan yolculuklarında, ıssız bir ÖSYS'ye düştüklerinde ihtiyaçları olacak olan 3 şeyi çantalarına koymuş olurlar diye ümit ediyorum. Herkese gönlünce bir sene diler, final zamanlarında bol glikoz içeren abur cuburlara(dankek choco, kinder sürpriz, crunch, halley, tek lokmalık cin) yönelmelerini şiddetle tavsiye ediyorum. FF ile kaldığım Termodinamik ve ısı iletiminden bu dönem CB ile geçtim bu sayede. Bilirsiniz ki denemediğim şeyi size tavsiye etmem sevgili okurlar. Unutmayınız ki, okul bizim yuvamız, öğretmenler annemiz. Güç sizinle olsun, aynı zamanda esen kalın.

28 Eylül 2009 Pazartesi

FANTAZİ-ROCK MÜZİĞİN PRENSİ ERMAN

Şimdi sıkı durun sevgili okurlar. Merakla beklediğiniz ve uzun zamandır sessizliğe gömülen Prens Erman, yine yapacağını yaptı ve yeni albümü "Dün gece Google’da, yine ismini arattım" ile gündeme bomba gibi düştü. Son 4 günde albüm satışı 600.000 rakamına dayanan Prens Erman, "İnanın çok mutluyum, uzun bir aradan sonra tekrar sevenlerimle bir araya gelmek gerçekten inanılmaz heyecanlandırdı beni" dedi. "Peki arayı neden bu kadar açtınız?" sorusuna da, "Şartların oluşmasını bekledim diyebiliriz. Bildiğiniz gibi bir dargın-bir barışık buhranlı bir ilişki geçirdim ve bu istemeden de olsa sanat hayatımı olumsuz yönde etkiledi. Ama olanlardan ders çıkarmasını bildim ve yeni parçalarımda bu karmaşık duygu halimden faydalanadım. Umarım beğenirsiniz" şeklinde cevap veren Prens Erman, her zamanki gibi iddialı açıklamalar yapmaktan kaçındı. Siz en iyisi herşeyi bir kenara bırakın ve birbirinden hit parçaların bulunduğu bu albümü sakın kaçırmayın sevgili okurlar.

Gelelim hepinizin merakla beklediğiniz, albümde yer alan parçalara;

A-

1-Hayatımı scan disk, dönme artık dur yeter.
2-Bir klasörü paylaşamadık seninle yar.
3-Times New Roman alın yazımı Comic Sans’a çevirdi, leylim ley.
4-Bu an hiç bitmesin, print screen Allah’ım.
5-Hazırda bekletilenlerin ışığı bir yanar bir söner, sindiremem.
6-Kalbim param-partition, dört bir yanım bad sector.


B-

1-Bluetooth değişim klasörünün dili olsa da konuşsa.
2-Yedi kullanıcılı Hürmüz.
3-Kalbimin tek admini, sensin iki gözümün çiçeği.
4-Açılış sayfamda canım, açık seçik, senin adın yazıyor.
5-Saatlerce öpüştüm yeni profil resminle.
6-Dün gece Google’da yine ismini arattım.


Her zamanki gibi, en birinci müzik marketlerde!

25 Eylül 2009 Cuma

AblogSublogBlog AR-GE: FaceBOK Sosyal Sınıflandırması

Ramazan ayı ve bayramı nedeniyle uzun bir zaman aralığı ayrı düştük sevgili okurlar. O yüzden klavyeye aldığım bu, herkesin "kanayan yarası" olan Facebook konulu yazıyla, bir an olsun aklınızdan çıkmış olabilecek olan ablog sublog blog, yeniden hazıfazalarınıza kazınacaktır umarım.

Facebook 21. yüzyılın iletişim aracıdır, uzay çağının nimetidir ya da marsın yüzeyinde su bulunmuş pipime kadar, Facebook bulunmuş ruhumu okşar, tarzı bir giriş beklemeyin benden sevgili okurlar, keza bekleyenler varsa onları da "made in china" robotlar kovalasın en yakın zaman diliminde.

Facebook dediğimiz olayın ana amacı "aralarında mesafe olan veya istemeden, bir şekilde irtibatları kopmuş olan, çok sık görüşemediğiniz sevdiğiniz kişilerle daimi irtibatta kalmaktır". Şunu bir özümsesin artık herkes, istirham ediyorum biricik okurlarım. Zaman içerisinde "yan amaçlar" da doğmuştur tabii ki ticari kaygılar güdülerek ama bizi olayın çıkış noktasından uzaklaştırmaması lazım. Misalen "biz bunları daha fazla nasıl Facebook'ta tutarız?" sorusuna cevaben, onlarca uygulama yazılmış, onlarca özellik eklenmiştir bu güzide iletişim aracına ki, saatlerinizi bu b.kun başında geçirmenize sebep olur.

İlk hesap oluşturduğunuz andan itibaren, anaokulundan başlayarak beraber eğitim gördüğünüz insanlar, birer birer yer almaya başlamıştır arkadaş listenizde. "Arkadaş" mısınızdır? Hayır. Karşılıklı ekleştikten sonra bir gün mesajlaşmış hatır-gönül sormuş musunuzdur? Hayır. Eee afedersiniz ne b.k yemeye aldınız listenize? Arkadaş sayınız artınca, sanal popüleriteniz yükselip poponuzun yerden yüksekliğini doğru orantılı mı etkiliyor, yoksa diğer sanal popüler insanlarla olan "en çok ben seviliyorum" pariteniz olumlu etkilenip "sanal sevgi borsasına" yön mü veriyorsunuz? Bunları çözebilmiş değilim sevgili okurlar ama beni ekleyeni geri çevirmişte değilimdir bi yandan da, az terbiyesiz değilim.

Şimdi ise gelelim, sosyal açıdan baktığımızda gördüğümüz, Facebook'un yarattığı insan profillerine, ki en zevkle okuyacağınız kısım muhtemelen burası olur benim güzel manolyalarım. Çeşitleri Facebook'un uygulamalarına göre günden güne artan ve genetik mutasyonla yeni özellikler kazanabilen bu canlıları, şimdiki zamanda şu şekilde sınıflandırabiliriz.

1-Statüsüne kurban Emmoğlu'lar:

Bu canlılar, değil hayatlarındaki önemli bir gelişmeyi duyurmak, üzerinde düşündükleri konu bile değiştiğinde listesindeki herkesi bundan haberdar etmeyi bir borç bilirler. Şarkı sözü olur, atasözü olur, film repliği olur, hava durumu olur, sağlık durumu olur, yol durumu olur, artık o gün Allah ne verdiyse belirli periyotlarla güncellerler statüslerini. Uzun lafın kısası, ilgi çekmeye çalışmanın en bariz ve acınası örneğidir Facebook'ta. "Oğlum her statüsümde en az 20 yorum var ya, ben ne muhteşem bir insanım, vazgeçilmezim, arananım, özlenenim,Batman'im, Robin'im" yapay düşüncesinin, sanal alemde vücuda gelmesidir bir nevi. "Kedim k.çını yalıyor acaba bu temizlik mi, pislik mi karar veremiyorum", "Az önce s.çarken biraz zorlandım, yediklerime dikkat etmem gerekiyor", "Tv kumandasında mute'yi ararken kapı çaldı donla açtım", "Iphone'uma kum kaçtı atmaya kürek gerek", "İğne battı, canımı yaktı, tombul kuş" tarzı, an be an yaptıkları hücresel yayınlarla, insanı login olmaktan soğutan bu canlıların sayısı günden güne artmakta ne yazık ki. Hele hele sanatçıların "alkışlarla besleniyorum" yaklaşımını, statüs güncellemesinden sonra, statüsüne yapılan yorumlarda bulur ki bu canlılar, en çok buna dikkat etmek lazımdır. Mümkün mertebe statüsüyle yalnız bırakılmalı, zamanla bunu yapmaktan vazgeçmesi sağlanmalıdır.

2-Paylaşırım, paylaşırım, hepinizi paylaşırım'cılar:

Bu canlılar ise paylaşmanın b.kunu çıkarmayı bırak, çıkardıkları ilk b.ku defalarca tekrar tekrar filtre eder, saf b.ka ulaşmaya çalışırlar. Resim ,müzik, video, yazı, ses, digital ne bulurlarsa, ilk defa insanlığın hizmetine sunarmışçasına paylaşırlar. Paylaşacak yeni bir şey bulamadıklarında krize girerler, ağızlarından köpük çıkarırlar. Bu tip bir vaka ile karşılaşıldığında lütfen sara hastalığı ile karıştırıp, hastanın ağzına burnuna kuru soğan sürmeyiniz sevgili okurlar. Hemen flashdiskinizde sakladığınız Facebook yüzü görmemiş bir kaç dosyayı hastaya vererek olaya müdahalede bulununuz. Erken müdahalenin önemini pek tabii ki su götürmez.

Bu canlıların paylaşımlarına yorum yapmak ise yangına adeta körükle gitmektir. Hatta ve hatta "yangına, körüğü kendi anüsüne saplayıp gitmektir" sevgili okurlar, o kadar ciddi bi durum anlayacağınız. Ata vurulan kırbaçla eşdeğerdir bu yaptığınız. Neyse ki durumun ciddiyetine varan Facebook yönetimi, aynı canlının gönderdiği 3 ten fazla paylaşımı "benzer 868 gönderiyi göster" şeklinde bir link altında toplayarak, anasayfanızı sayfalıktan çıkaran bu "hitler konseptince sabun yapılasıca" canlıların önüne bir nebze de olsa geçmiştir.

3-Bir dokun, bin yorum işit'ciler:

Bu arkadaşlar ise her yeni paylaşıma, statüs güncellemesine, profil resmine, vb. zımbırtılara herkesten önce yorum yapmanın, "sırat köprüsünden rahatça geçebilmeyi sağladığına" inandığını düşündüğüm, atsan atılmaz, satsan satılmaz bir kesimdir. "İlk ben yazdım ki" tümcesinin ruhlarını okşadığı bu canlılar, aynı hırsı ve performansı bilim alanında gösterselerdi, 1.4 milyon $ harcayıp Hindistan'dan fırlattığımız, 10cm kenar uzunluğunda küp uydu yerine Turksat 4a'yı İstanbul'dan biz fırlatıyor olurduk, diye düşünmekten kendimi de alamıyorum kübik karpuzlarım. Yaygın olarak paylaşımların altını chat odasına dönüştüren bu canlılar, Facebook yazılımcılarının ilgisini çekmiş, ve önlem amaçlı "devamı" linki oluşturularak, zor da olsa bu sapkınların önüne geçilebilmiştir. Yeni eklenen bir profil resminin altına, "nerdesin olm sen, kontörüm yok arayamıyorum, akşam 9-10 da maç var unutma, bak zaten bir kişi eksiğiz yamuk yapma" yazabilecek kadar medeni cesaretleri yüksek olan bu arkadaşların cesaretleri, şahsi kanaatimce aptal cesaretinden öteye geçememektedir sevgili okurlar.

4-I like to like it'ciler:

I like to like it, like it, i like to like it, like it, you like to... like it!!! fon müziği eşliğinde otu b.ku beğenen bu arkadaşların işaretleri de, eski Refah Partisi'nin el hareketi olan "ok" manasına gelen Amerika altyapılı işarettir. Sevdiği insanlar, çok afedersiniz "g.tüme kaş göz çizsem daha güzel olabileceğini düşündüğüm bir kozmetikli hal içerisindeyken" çektikleri profil fotosunu, Facebook'a ekler eklemez, ışık hızında beğenirler. "O, bu, şu ,o, yetmedi bi de kendi, bu fotoyu beğendi" şeklinde uzar da uzar "ok" işaretli mavi yazı. Profiline tıkladığınızda baktınız ki ne bulduysa beğenmiş, iyisi mi hiç bulaşmayın sizi de beğenir, durduk yere Allah muhafaza sanal egonuz oluşur. O arkadaşlar da, lütfen biraz seçici olun ya, ölümü görün , ant verdim!

5-Facebook testi Facebook yolunda çözülür'cüler:

Zamanında ÖSS'de başarılı olabilmek adına bir test bile çözmeyen bu canlılar, Facebook yüksek teknoloji enstitüsü sınavlarına hazırlanırcasına, hergün onlarca birbirinden saçma testi çözmeyi misyon edinmişlerdir adeta. Yok efendim, "Behlül, bugün %78.99 mutlu, %11.6 yavşak, %8.22 denyo", "Gülseren, bugün %88.8 kaşar, %6.77 kaltak, %4.82 optimist", vay efendim, "Fahrettin, hangi argo deyimsin testini çözdü ve "At s.kine kelebek konmuş" çıktı" gibi manasız, alakasız ve tiksinç sonuçlara ulaşıldığını gördüğümüz bu testler, bizi derinden bezdirmek bi yana, psikolojimizi de altüst etmektedir. Hele hele "Tankut, Hangi Teletubby'sin testini çözdü ve Po çıktı, sen de hemen bu testi çöz ve hangi Teletubby'sin öğren" notification altyapısıyla, "yeni profil resmime kim yorum yapmış acaba" tarzı bir yaklaşımla baktığımız kırmızı baloncuklu notification kutumuza duyduğumuz hevesimizi kursağımızda bırakan, bu hiçbir maddi manevi değeri olmayan neticelere sahip testleri çözenleri, rabbime havale ediyorum sevgili okurlar, zannediyorum ki O gereğini yapacaktır.

6-Hayranı yok pohpoha, tahterevanla gider hayran olmaya'cılar:

Herkesin ve herşeyin hayranı olabiliteleri tavan yapmış bu kesim, "Rotring Tikky kalemlere", "Mon Ami pastel boyalarına", "Kemal Kükrer nar ekşisine" , "Lycralı kot pantolona" veya bir "smiley"e bile hayran olabilirler. Lakin herşeyi anlarım da sevgili okurlar, şu "hayranı ol " bölümünü basmaz naçiz kafam. Sayfanızı açar açmaz, sağ üst köşede "Aselsan Vibratörleri, Bihter hayranı, Hayranı ol" tarzı bi yazıyla karşılaştığım anda, başkumandan cinim, ordusuna "ilk hedefiniz Erman'ın tepesi" diye emrediyor. Biraz ağır kaçabilir ama, bu tip ota b.ka hayran sayfası açanın da, hayranı olanın da Allah bin belasını versin sevgili okurlar. Mübarek Cuma günü ne şekle soktunuz beni ya imansız kafirler.

7-Şurup gibiyim şurup grup olalım grup'çular:

Bu da zararsız gibi görünen fakat ne b.k yediğini bilmeyen insan kesimine optimum örnek olarak gösterebileceğimiz canlı türüdür sevgili okurlar. "Babasının kızı olanlar buraya"(gizli "piç değilim" ekolü), "Sevgilisine sarılınca ereksiyon olan 1.000.000 abaza bulabilirim diyenler şuraya", "Msn'de konuşma penceresini "Esc" ile kapatıp cevap geldiğinde ne yazdığını unutanlar arkaya", "Sabah uyandığında pipim yerinde mi diye kontrol edenler köşeye", şeklinde incir çekirdeğini doldurmayan temalara sahip binlerce iğrenç grubu kuranın da, üye olanın da, bunlara yazılımsal olarak izin verenlerin de inşallah çoluğundan çocuğundan çıkar sevgili okurlar. Bilgi çöplüğü bile diyemiyorum çünkü çöp olan şeyler zamanında bir amaca yönelik olarak üretilip kullanım süresi dolan şeylerdir. "Dün b.ktuk bugün koktuk" grubunu açmalarını ve orada toplanmalarını istemekten alamıyorum kendimi.

Zaman geçtikçe emin olun ki, farklı uygulamalar neticesinde, şu anda 7 ana sınıfta toplayabildiğim bu sosyal canlıların sınıf sayısı da giderek artacaktır sevgili okurlar, o yüzden mümkün mertebe şaşırmamaya çalışın hayat sürprizlerle dolu. Hatta bu yazıyı okuduktan sonra Facebook'ta, "bir arkadaşınız "Hangi Ablog Sublog Blog - sosyal Facebook sınıfındansın? testini çözdü ve "I like to like it'ciler"den çıktı. Sende çöz ve sonucunu öğren" diye bir notificationla karşılaşırsanız derhal oruç tutun ve namaz kılın, akabinde tespih çekip tövbe edin. İnanmayanları da unutmadık tabii ki. Derhal Google'a "kelime-i şahadet" yazın ve çıkan cümleyi okuyarak müslümanlığa ilk adımınızı atın canlarım. Ayrıca unutmayın ki Ablog Sublog Blog sizi her türlü tehlikeye karşı uyarmaya ve korumaya devam edecek, adeta sanal bir muskanız olacak sevgili okurlar.

Tavsiye tokadı: Kişisel gelişimimize katkıyı Facebook'ta değil, ilimde ve bilimde arayalım canlarım. Her zamanki gibi esen kalın.

17 Eylül 2009 Perşembe

Yaşasın Masal Saati Volume 5: Üç küçük abdest













Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde diye devam eden hepimizin ezbere bildiği klasik girizgahtan sonra, bir kurbağa varmış. Bu kurbağanın adı ise Kermit'miş. İşin garibi Kermit aslında bir kurbağa değil koskoca bir ülkenin prensiymiş. Yoldan geçen, büyücü olduğunu bilmediği fakir ve yaşlı bir bayana "popomu öperseniz size 2 kese altın veririm" dedikten sonra, yaşlı bayanın poposunu öpmek için eğildiğinde yüzüne osurup eğlenmesinin ardından kurbağaya çevirilen bu prensin en büyük handikapı, bir kız tarafından öpülünce değil, yüzüne osurulunca prense dönüşmesiymiş.
Umutsuzca hayatına devam eden Kermit bir gün derenin kenarında devasal bir hatun görmüş. Bir dudağı yerde bi dudağı gökte, yüzünde 3kg 600gr makyaj malzemesi ve dere kenarı konseptinin dışında giydiği 300.000$ lık elbisesi ile gözleri yoran bu hatunun derdine derman olabileceğini düşünen Kermit, hemen yanına doğru gitmeye başlamış. Devasal hatuna 100mt kala bir de bakmış ki hatun çıplak sesi ile çile bülbülümü söylüyormuş. "Yahu bu nasıl bir ses ki buradan duyulur" diye içinden geçirdikten sonra yoluna devam etmiş ve devasal hatunun yanına gelmiş. Arkasından usul usul sokulmuş ve beklemeye başlamış. Devasal hatun derede kendini görüp, makyajını tazelemek istediği bir anda eğilince, gayri ihtiyarı osurmuş. Hayatının fırsatını yakaladığını düşünen Kermit, osuruğa doğru zıplasa da ne yazık ki prense değil, yarı prens-yarı kurbağa garip bi canlıya dönüşmüş . Çünkü osuran gerçek bir hatun değil Bülent Ersok'muş. Arkasındaki bu garip canlıyı gören Bülent Ersok, "aman allahım işte hayatımın erkeği, şu dudaklara bak, vantuzla beni prensim" deyince, zıplaya zıplaya kaçmaya başlayan Kermit'e, toprak yolda araba çarpmış ve oracıkta can vermiş.
Arabayla Kermit'e çarpan ise Michael Knight'tan başkası değilmiş. Michael Knight, hayatının aşkının can verdiğini gören ve "böyle ayrılık olmaz" adlı parçayı seslendirmeye başlayan Bülent Ersok'a, "sus be kadın, zaten Kitt'in öndeki ledler darmadağın oldu, bir de senle uğraşmayayım! Sen onu bunu bırak da, bana en yakın oto sanayi nerede onu tarif et" deyince, yoldan geçen Osmantan Erkıç'ın büyük tepkisini çekmiş. Yaptığı bir çok iğrenç espriyle sayısız canlının hayatına son veren Osmantan Erkıç, Michael Knight'a da acımayarak, "bu iş içime sindi, dışıma barbi" deyince zavallı adamcağız orada can vermiş. Michael Knight'ın kolundaki saati çalıp Kitt'e hükmetmeye başlayan Osmantan Erkıç, Bülent Ersok'u da arabaya attığı gibi yol almaya başlamış ve sol dirseğini camdan çıkararak hava atmayı da ihmal etmemiş.
Arabanın arka koltuğundaki misafiri geç de olsa fark eden ikili bir de bakmışlar ki bu misafir Müslüm Pürses'miş. Teo-man 'in paramparça adlı şarkısına yeni bir klip çekmek için mekan olarak Kitt'i seçen Pürses, gördükleri karşısında şoka girmiş bir şekilde hareketsiz dururken birden bire ezan okumaya başlamış. Direksiyon hakimiyetini kaybeden Osmantan Erkıç, Kitt'i şaranpole yuvarlayınca, kolundaki saate "Kitt şaranpol moduna geç" demiş. Kitt'ten gelen "s.ktir lan, g.tünden mod uydurma" cevabını takiben edilen şehadetler sonucunda paramparça olan bu 3 güzide insanın cenaze namazları esnasında imamın sorduğu nasıl bilirdiniz sorusu karşısında zorlanan ahalinin içinden, yırtık iç çamaşırından fırlar gibi fırlayan Polat Alemdar, "iki kişinin bildiği sır değildir" diyerek cemaatin beynini sulandırmış.
Durumdan istifade eden İskender Büyük, sulanan beyinlere çip takarak bütün cemaati ele geçirip Polat ve ekibine saldırtınca, ortalık kan gölüne dönmüş. Gölde yüzerek hayatta kalmaya çalışan Polat, yakaladığı İskender'in karotis damarını kitleyerek etkisiz hale getirmiş. Olaylar durulduktan sonra da İskender'in üzerine tereyağı eriterek vahşi kurtlara servis etmiş. Servisten memnun kalan kurtlar ise, bahşiş olarak Hun türkü Tarkan'ı Polat'a vermişler.
Ekibine yaptığı bu müthiş takviyeyle adından çokça söz ettiren Polat, katıldığı bir canlı yayında canlı canlı gömülerek bir sihirbazlık gösterisine eşlik etmiş. Sihirbaz Sermet Erken çok yaşlandığından numarayı unutarak Polat'ın hayatını kaybetmesine neden olmuş. Stüdyodaki izleyiciler arasında şaşkınlığını gizleyemeyen Ajdar, ortamı yumuşatmak adına sahne alıp, "alirim senden tüm yetkimi" adlı parçasını seslendirince, tv başındakiler dahil herkes "şizotipal kişilik bozukluğu"na yakalanmış.
Olanlar sonrası ekibiyle müdahaleye gelen doktor-hakem Ahmet Fakar, baktı işin içinden çıkamıyor, bikini giymiş ve gündeme bomba gibi düşmüş. Bombanın etkisiyle karışan hava muhalefeti neticesinde, gökten, "tıkalı pisuvarlarda biriktikten sonra buharlaşan" üç küçük abdest düşmüş. Artık bu masalı okuyan kime denk gelirse bana haber versin, önlemimi alayım sevgili okurlar.

8 Eylül 2009 Salı

SOSYAL TERCİH ROBOTU: İstanbul Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakülteleri

Sevgili Ablog Sublog Blog okurları, bugünkü yazımı Ösys kurbanları ve türevleri için klavyeye almış bulunmaktayım. Etrafımızda her sene, uzak veya yakın birileri Ösys'ye girmekte. Aile ve içses baskısıyla pirinç yutularak ve ayet-el kürsü okunarak, bir şişe su, yumuşak uçlu kurşun kalem ve yine yumuşak bir silgi ile girilen bu akıllara zarar sınav sonrası yapılan tercihler, emin olun ki sınavdan çok daha önemlidir. O yüzden sosyal tercih robotu başlığı altında bugün, aynı zamanda kendi okulum olan, İstanbul Teknik Üniversitesi'nin mühendislik fakültelerindeki yaşamı tanıyacağız.

Ana kampüsü Maslak'ta, işletme fakültesi Maçka'da ve makina fakültesi Gümüşsuyu'nda olan İstanbul'un en karizmatik ve köklü üniversitesinin mühendislik fakültelerini sosyal açıdan değerlendirmek gerekirse, durum gerçekten de içler acısıdır. Erkek öğrenci sayısının kız öğrenci sayısına oranının ağıza bile alınmayacak kadar vahim durumda olması, elbette ki bu durumu tetikleyen en büyük faktör. Konuyla ilgili olarak, Sprite firmasının okulumuzda yaptığı incelemeler sonucunda, "acımasız gerçekler" başlığı altına aldığı verilere bir göz atalım dilerseniz.

Görmüş olduğunuz poster,üniversitenin kantinlerinde asılı olmakla beraber, ne yazık ki Sprite içip geçici de olsa unutamayacağımız bir dert. Yani bu reklamı Efes Pilsen yapsa anlarım da Sprite'a yakıştıramadım şahsen. Susuzluğumuzu dindirip, bilincimizi açıp, olayı iyice gözümüze gözümüze sokmakta. En azından susadığımızda fikren uzaklaştığımız bu durumun kucağına bırakmakta bizleri hunharca. Bu en umutsuz anımızda ise "geçmiş zaman olur ki" konseptli "bir zamanlar İTÜ'de 200 erkeğe 1 erkek düşüyordu" cümlesini aklımıza getiririz ki,bir nebze olsun ilerleme olduğunu görmek adına yüreklerimize su serpelim.

Zat-ı alim, "Bir kızı bin kişi ister, bir kişi alır" sözünün bu okulda söylendiğine inanalı tam 3 sene oluyor sevgili okurlar. Okuldaki ilk günümde tam bir testosteron çukuruna düştüğümü hissetmiştim açıkçası. "Önüm arkam, sağım solum sobe saklanmayan gebe" tarzı bir yaklaşımla her gördüğü dişi canlıyı göz hapsine alan ve hormonlarına bağlı, vücudunda değişiklikler gösteren yüzlerce mühendislik öğrencisi... Tam bir kabus, evlerden ırak.

Öğrencilerin, ikinci en büyük sosyal aktivitesi olan "kütüphaneye gidip grup çalışması yapma"larının dışında, "kız" denen canlıya yakınlaşmaları pek de mümkün değildir ne yazık ki. Masalardaki tablo ise 1 kızı ortaya almış 15 erkek şeklindedir. Hilal taktiği bizim genlerimizde var sanırsam. Kızların da "kendilerini çalıştıracak erkek bulma sıkıntısı" diye birşeyi akıllarından bile geçirmedikleri bir ortamdır burası. Hele ki "biyolojik kız" değil de güzel bir kızsanız kütüphanenin kabesisinizdir artık.

Bir kız arkadaş bulması sonsuza kadar sürecekmiş gibi görünen bu durum, erkek öğrencinin zamanla duygusallaşmasına neden olur. Termo-i Kerim(Termodinamik kutsal kitabı) bile çekici gelmemektedir artık kendisine. "Bir kız eli tutmak için Tcetvelinin üzerine bile oturabilirim" diye düşünmekten alamaz kendini. Ama burası İTÜ'dür ve buradan çıkış yoktur. En iyisi testosteron fazlasını Playstation 3 cafelerde ve okulda düzenlenen sportif turnuvalarda harcamaktır.

Kantin kuyruğunda, arkasındaki kızın memesinin koluna değmesiyle kendisinden geçen arkadaşları saymassak, esasında gayet de ilişki kurulabilir erkekler vardır bu okulda, keza biri de benim. Fakat bayan arkadaşlar haklı olarak yaptıkları bir kaç felaket denemeden sonra kurunun yanında bu güzide arkadaşları da yakıyorlar. Sizce şu diyaloğun geçtiği bir ilişkinin, okuldaki bir çok kız tarafından bilinmesi, hayat damarlarından birini koparmamış mıdır erkek mühendislik öğrencilerinin?

K: kız E: erkek

K: Aşkım hadi akşam sinemaya gidelim çok güzel bir romantik komedi gelmiş.

E: Romantik bulmuyor musun beni?

K: ...!ne alaka canım ya birlikte vakit geçirmiş oluruz biraz 2 haftadır görüşemedik sınavların yüzünden.

E: Herşey benim yüzümden değil mi? Senin hiç kabahatin yok zaten.

K: Aşkım iyi misin birşeye mi sıkıldı canın?

E: Ne varsa üstüste geliyor ya sorduğun mu var sanki? Bugün quiz olduk boş kağıt verdim. Yıl sonu notuna %0.05 etki ediyordu allah kahretsin.

K: ....! buna mı üzüldün sen?

E: Geç bakalım sen dalganı, hiç anlamıyorsun beni hiç.

K: Gidiyor muyuz sinemaya?

E: Aklın fikrin eğlencede ben burda sıkılmışım üzülmüşüm umrunda mı? Statik kitabı almaya giderken cebimdeki 20 lirayı da düşürmüşüm zaten kitabı da alamadım sinirlerim tepemde.

K: Peki sonra konuşuruz sen sakinleşince canım.

E: Sen de kaç git napıcan tabi eğlenceli birini bul. Çok destek oldun sağol iyi ki varsın. Ben diferansiyel denklemlerden 88 almışım mahvolmuşum çok da tın dimi?

K: 88 mi? tebrikler canım da anlamadım niye mahvoldun?

E: Yıl sonu notuma BA gelecek çünkü anladın mı kocaman bir BA? Şimdi beni yalnız bırak çok kötü oldum şu anda düşününce...

K: .....................!

Gördüğünüz üzere sevgili okurlar, İTÜ'de mühendislik okumak istiyorsanız, bunları da göz önünde bulundurmanızda fayda olduğunu düşünmekteyim. Zamanında düzenlenen "haydi kızlar mühendisliğe" kampanyası da dahil olmak üzere, ne yazık ki hiçbir kampanya işe yaramadı. Üniversite bünyesindeki kızların da, sütten ağzı yanmayı geç, adeta sütle bünyeleri kundaklandı. Düzelmeleri de en az birkaç seneyi alır tahminimce.

Diğer bölümlerden alınan, "İnsan Toplum Bilimi" adı altında toplanan kültür-sanat dersleri dışında, 40-45 kişilik sınıflardaki dişi sayısı maksimum 4 tür sevgili okurlar. O yüzden sınıfın geri kalanını bakımsız tarzanlar oluşturmaktadır. Onlar da haklı gerçi kime süslenecekler. Koltukaltı kıllarının dirsek hizasında biten tişörtlerinden dışarı taşanları görmezden gelirsek, genel olarak ense kılları sakallarıyla birleşmiş, uzun yağlı saçlı ve bir hafta aynı tişörtü giyen adamlara rastlamak gayet de mümkündür. Her zaman söylerim; "Kız olmayan ortamda hijyen olmaz" diye.

Gelelim üniversite bünyesindeki en büyük sosyal aktiviteye. Yıl sonu düzenlenen festivallerden bahsediyorum pek tabi ki. Bol müzik, bol yemek ve bol bira ile okulda maximum kız sayısının yakalandığı, bir yıl boyunca özlemle beklenen ve düzenleyenlerin hayır dualarına gark olduğu olağanüstü organizasyonlar. Hatta nargile bile vardı en son gittiğimde. Birçok müzik türünden grupların katıldığı, kız ile erkek öğrencilerin müzik çatısı altında en kolay ve en rahat bir şekilde bir araya gelebildikleri, birbirlerine kaçamak bakışlar atıp gülümsedikleri bu festivallerden kız veya erkek arkadaşınızı buldunuz buldunuz, bulamadınız seneye kaldınız sevgili İTÜ adayları. "Sırf bir festival daha yaşamak için okulu uzatan biliyorum" dersem işin ciddiyeti daha bir belirginleşir zihninizde.

Yazımızın sonuna geldiğimiz şu dakikalarda tavsiyesel birkaç şey zırvalayacağım sizlere sevgili okurlar. İTÜ'de mühendislik okumak, hakikaten her babayiğidin harcı değildir. Öncelikle nefis terbiyesi hat safhadadır gördüğünüz üzere. Herhangi bir cemaate ve tarikata üyeyseniz ya da "ataerkil toplum benim kendimi bulduğum yerdir" diyorsanız inanın çok ama çok rahat edersiniz. Elinize kız eli, gözünüze kız gözü değmez, "no woman no cry" felsefesinde temiz temiz yaşarsınız. Ama "arkadaş ben sosyal adamım, en değerli zamanlar üniversite zamanlarıdır, kızlı erkekli sosyal aktiviteler ve gözümü açtığımda telefonumda sevgilimden mesaj olmazsa, ben sabah yatağımdan kalkamam, vatanıma yararlı olamam" diyorsanız sizi bir dahaki yazımızda inceleyeceğimiz Mimar Sinan Üniversitesi'ne yönlendirmek benim boynumun borcudur.

Sosyal tercih robotundan şimdilik bu kadar sevgili okurlar. Umarım bu yazım bir nebze olsun faydalı olabilmiştir size. Bir dahaki incelememize kadar sosyal kalın, mutlu kalın.

2 Eylül 2009 Çarşamba

Tatlandırıcılı Muhabbetler: Ermanullah Hoca İle Ramazan Özel















Sunucu:
Değerli okurlar, bugünkü konuğum Malmala Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ermanullah Bin Akeriya. Hoş Geldiniz Hocam.

E.B.A.: Aleyküm selam güzel kızım.

Sunucu: Hocam isterseniz izleyicilerimizin sorularıyla başlayalım programa, çünkü bir hayli fazla soru var, aralarından elemeler yapıp soralım size.

E.B.A.: Pek tabii efendim. Buradan tüm okurlarımıza, "Ramazan-ı şerifleri hayrolsun" diyorum öncelikle. Hazırsa, soruları almaya başlayalım.

Sunucu: Evet hocam ilk sorumuz şöyle, Mücahit Eshol(33, Gümüşhane), "hocam merhabalar, ben bu sabah oruçlu iken duş aldım. Duş alırken elimden düşen sabunu almak için eğildiğimde musluk makatıma temas etti ve içim bir hoş oldu. Orucum bozulmuş mudur? Teşekkür ederim."

E.B.A.: Evvela güzel kardeşim burada niyet önemli. Sen musluğun üzerine bilerek oturmadıkça orucuna zeval gelmez. Ancak içinin bir hoş olmuş olması açısından akşam sadaka verirsen orucunun sevabındaki eksilmeyi tamamlayabilirsin. Ayrıca küveti doldurup içine girersen daha tehlikesiz olacağını düşünüyorum.

Sunucu: Hocam bir diğer okurumuzda şöyle bir soru sormuş, Saadettin Keykubat(40, İstanbul), "hocam, ben Eminönü'nde bir pastanede çalışmaktayım. Ramazan dolayısıyla fiyatları ucuzlatıp, talebi arttırmak adına, baklavaları fıstıkla değil, şekerli bezelye ile yapmaya başladık. Arada ıspanaktan da faydalanıyoruz. Sonumuzu nasıl görüyorsunuz?"

E.B.A.: Gerçekten çok güzel bir soru sormuş bu okurumuz. Ben şahsım adına sonunuzu hiç iyi görmüyorum oğlum. Ahiret ortamında, o fıstık diye sattığınız bezelyeler ve ıspanakların gazabına uğrayacağınızdan hiç şüpheniz olmasın. Artık o bodur bezelye bitkilerinin üzerine mi oturturlar, ıspanakların kökleriyle bademciklerinizi mi alırlar bilemem. Derhal bu faaliyetten vazgeçip, üç kulhuvalla bir Elham okuyup, müşterilerin midesini yıkatmanızı, akabinde boşalan mideleri fıstıklı baklavayla doldurmanızı ve yaptıklarınızı affettirebilmek adına yukarıdaki ile konuşmam için ağzımı ıslatma baabında, bana 3 kg bol fıstıklı baklava getirmenizi tavsiye ediyorum. Şerbeti bol olsun.

Sunucu: Şimdiki sorumuz ise çok ilginç hocam, Kutaycan Dalbamya(16, İzmir), "değerli hocam, iftarda sofrayı kuran annem orucun etkisiyle unutup, sadece bana bardak koymuş, kendisine almamış. Kendime içeceğimi koyduğum sırada, "oğlum, çok yoruldum, sen onu bana ver, sen kendine mutfaktan bir bardak al hadi bir koşu" dedi ama ben dinlemeyip içeceğime tükürerek bardağımı almasını önledim. Sizce annem şu saatten sonra benim için bir tehlike oluşturur mu? Saygılar."

E.B.A.: Canım evladım sen kendini tehlikenin kucağına çoktan bırakmışsın bile. Ana ve peygamber duası katiyen geri çevrilmez cenab-ı hak tarafından. Muhtemelen annen sen bu hareketi yaptığında "bok iç" diye dua etmiştir, bence sen kendini buna hazırlamaya bak güzel oğlum. Süte falan karıştırmayasın çok günah, sek iç.

Sunucu: Hocam süremiz iyice daraldı o yüzden son bir-iki soru daha alalım izninizle.

E.B.A.: Allah daraltmasın kızım alalım.

Sunucu: Okurumuz şöyle sormuş hocam, Rüstem Bathroom(45, İstanbul), "hocam ramazanın gelmesiyle dilenci sayısında büyük bir artış gözlemledim. Maddi durumum yetersiz olmasına rağmen, neredeyse her köşe başında ve vapurda, oruçlu olmamın verdiği huşu dolu ruh halimin neticesinde, dilencilere para vermek zorunda kalıyor, çoluğumun çocuğumun rızkını dağıtıyorum. Sizce bozuk 1tl ye ip bağlayıp dilencilerin kutusuna atıp atıp çeksem günah olur mu? Hayırlı ramazanlar"

E.B.A.: Okurumuzun sorusu gerçekten zamanlama açısından fevkalade. İnsanlarımızın duygularını sömürmek için, dilenciler bütün sene adeta ramazanı beklemektedirler. Bu okurumuz gibi maddi durumu yetersiz arkadaşların bu metodu uygulamasında bir sakınca görmüyorum. Kör olan dilenciler zaten görmedikleri için paranın sesinden tatmin olabilirler ama, kör numarası yapan ve gözleri gören dilenciler açısından el çabukluğunu geliştirmeni tavsiye eder, bu muhteşem fikrinden dolayı gözlerinden öperim evladım.

Sunucu: Hocam süremizin sonuna geldik son bir soruyla kapatalım dilerseniz programımızı.

E.B.A.: Kapatmasına kapatalım da kızım, senin eteği de biraz kapatalım orucumuz tehlikeye girmesin.

Sunucu: Pardon hocam dalmışım.

E.B.A.: Sen mi ben mi kızım?

Sunucu: Efendim hocam birşey mi dediniz?

E.B.A.: Sorumuzu alalım dedim, hanım kızım.

Sunucu: Evet, son sorumuz da şöyle, Tayyare Mücver (25, Konya) : "hocam bugün bahçede gördüğüm bir örümceğe, sırf tarantulaya benziyor diye, usulca sokulup, merhaba dedim. Korkan örümcek birden hızlıcana hareket edince, gayri ihtiyari refleksif bir şekilde ezip öldürdüm. Peygamberimizi kurtaran bu mukaddes canlıya ben bunu nasıl yaptım diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Ne olur bir akıl verin, siz olsanız ne yapardınız?"

E.B.A.: Evvela paniğe hiç gerek yok hanım kızım metin ol, ölenle ölünmez. Sen onu isteyerek öldürmemişsin. Örümceğin ruhuna Fatiha ve Ankebut surelerini okursan eminim senden razı olacaktır. Ayrıca Araknofobia da örümcek fobisidir. Lokma döktürüp dağıtırsan da faydası olur diye düşünüyorum şahsen.

Sunucu: Hocam bize ayrılan süre ne yazık ki doldu, bugün bizimle olduğunuz için çok teşekkür ederiz, son bir şeyler söylemek ister misiniz programı kapatmadan?

E.B.A.: Buradan tüm İslam aleminin Ramazanını tebrik ediyorum ve şeker bayramı diye birşey yoktur, Ramazan bayramı vardır diyorum. Şeker bayramı söylemi tamamiyle yahudilerin ticari bir oyunudur, bu oyuna gelmeyelim.

Sunucu: Peki hocam, tekrar teşekkür ederiz. Sevgili okurlar, programımızı burada noktalıyoruz. Bir daha ki sefere görüşene kadar hepiniz esen kalın, mutlu kalın.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails