31 Ağustos 2009 Pazartesi

DISCOVERMAN CHANNEL -BELGESEL- Karşılıksız seven canlı türü: Unreturnedia loveris (anritörndia lavıris)









Sevgili okurlar, bugünkü belgeselimizin konusu olan canlılar, unreturnedia loveris’ler. Doğada çok fazla rastlanmayan bu canlılar hakkındaki bilgilerin, aşırı derecede ilginizi çekeceğini tahmin ediyorum. İsterseniz derhal incelememize geçelim.

19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başları arasında ortaya çıkmış olan unreturnedia loveris’ler, hızla çoğalarak bütün dünyaya yayılmışlardır. Geniş bir coğrafyada yaşayan bu canlılar, bulundukları her ortama, yaşam şartlarının oluşmasıyla birlikte, kolayca uyum sağlamışlardır. Yaşamlarının büyük bir bölümünü bireysel olarak sürdüren unreturnedia loveris’ler, söz konusu ruhlarını tatmin eden aktiviteler olunca, sürü halinde takılırlar. Diğer unreturnedia loveris’ler ile bir araya geldiklerinde, bu manzara görülmeye değerdir. Büyük bir eğlence ve gürültü kaçınılmazdır. Hep bir ağızdan bağırırlar, çağırırlar, hoplarlar, zıplarlar.

Sınıflandırmamız gerekirse Türkiye coğrafyasındaki unreturnedia loveris’ler 3 ana familyadan gelmektedirler. Bu familyalar dışındaki türler, sınıflandıracağımız bu 3 ana familyanın alt türleri olmaktır.

1. unreturnedia loveris fenerbahçellum
2. unreturnedia loveris galatasarayula
3. unreturnedia loveris beşiktaşomorpha









Unreturnedia loveris’ler karşılıksız sevmeleri sayesinde bu ismi kazanmışlardır. Ellerine hiçbir şey geçmediği halde var güçleriyle sevmeye devam ederler. Arkadaşlıkları, dostlukları, sevgileri herkesten daha gerçektir. “Sevinmek için sevmedik” cümlesi tam da onları ifade etmektedir.

Bu canlılar için hayat diğerlerininkinden biraz daha zordur. Çünkü ellerinde olmayan olayları, ömürleri boyunca savunmak zorunda hissederler kendilerini. An olur Anfield Road’da 8 gol yiyerek şampiyonlar ligi rekorunu kırar tişörtlere baskı olurlar, an olur seyirciyi skoru 4-2 ye getirip susturabileceğini düşünen local yıldızlarla Old Trafford’da 6-2 den tavşan yaparlar, an olur kupasını aldıkları Uefa’da Norveç esnaf ve sanatkarından oluşan Tromsø adında bir takıma elenirler, gıkları çıkmaz. Takımlarına toz kondurmaz, her şeye rağmen olabildiklerince destek olurlar. Yeri gelir sigarayı bırakırlar kombine alırlar, yeri gelir derbi sonrası formalarını çıkarmayıp taş ve sopaların hedefi olurlar, yeri gelir her iddiaya orijinal formasına girerler, yeri gelir lisanslı ürün diye 10 liralık tişörte 50 lira, 2 liralık kupaya 20 lira verirler. Son dakikada atılan bir gol ile kazanılmış bir maç Nirvana’ya ulaşmaktır onlar için. Trafikte karşılaştıkları takımlarının baş harflerinden oluşan plakalı araçlara ellerinden gelen yardımı yaparlar. Karşı cinsi onlara en güzel gösteren kıyafet, tuttukları takımın formasıdır. Takımlarının tarihlerini anlatan dvd’leri izlerken gözleri dolar ve bir kez daha gurur duyarlar kendileriyle. O takımın her türk oyuncusu akrabasıdır, her yöneticisi müdürüdür, her başkanı başbakanıdır onların. Hayatta yükselinebilecek en büyük mevki, kulüplerinin başkanlığıdır unreturnedia loveris’lerin..

Sevdikleri karşı cinsin tuttuğu takımı her ne kadar umursamaz gibi görünseler de, unreturnedia loveris’ler için bu çok önemlidir. Kendi familyasından bir karşı cins ile karşılaştıklarında aşırı derecede heyecanlanır ve onu etkilemek için kabardıkça kabarırlar. İki aynı familya üyesi unreturnedia loveris’in beraberliği kutsaldır. Hemen takımlarının kuruluş yıldönümünü 2’şer hane şeklinde formalarının arkasına yazdırarak, birbirlerine sarılır, düşman çatlatırlar.

Bununla beraber, unreturnedia loveris’ler sevdikleri karşı cinsin kendi familyasından olmadığını, diğer familyadan olduğunu öğrenirlerse buna da çok sevinirler. Keza zevkli ve rekabet dolu günler onları beklemektedir. “Oğlum ya benim takıldığım manita dişi kartallardanmış iyi mi?” şeklinde bir haber veren unreturnedia loveris fenerbahçellum, familyası tarafından dışlanmaz, aksine sevinilerek, “artık inönü’deki derbiyi kapalıda izlersiniz beraber” şeklinde makaralara da konu edilir.

Yıllar boyu unreturnedia loveris’ler toplumda “aşırı” olarak kabul edilse de, bu olgu yavaş yavaş doğruluğunu kaybetmektedir. Gerçek anlamda karşılıksız sevebilen bu canlılar hayatlarına giren herkesi, ya sevmezler ya da hiçbir karşılık beklemeden severler. Birbirleriyle çoğu zaman geçinemez gibi gözüken unreturnedia loveris’ler, milli takım maçlarında sanki aynı familyadanmışçasına bir araya gelirler. Avrupa kupası maçlarında ise dışarıdan diğer familyanın başarısız olmasını istiyor gibi gözükseler de, içten içe kazanmalarını isterler. Aynı familyadan olmasalar bile genetik olarak aynı şubedendirler.

Son olarak sevgili okurlar, hala aramızda bu canlılara karşı önyargılı olanlarımız varsa derhal bu önyargılarını bir kenara bırakmalarını ve onlarla iyi dost olmalarını tavsiye ediyoruz. Karşılıksız sevmenin imkansız gibi göründüğü günümüzde, unreturnedia loveris’lerin değeri bir kat daha artmıştır.

Sevgili okurlar, ne yazık ki bize ayrılan sürenin de sonuna geldik. Bir dahaki programda görüşmek üzere. Doğayla kalın.

Special thanks to Serhat Kaya and Metin Gürler.

25 Ağustos 2009 Salı

Ermando Hose ile Gönül Karmaşası

Duygu yüklü Brezilyalı, dünyaca ünlü şair Ermando Hose Akerano Delcastio'dan yine muhteşem bir şiir. Sevgilisiyle mum ışığında romantik bir yemekteyken, sevgilisinin şaka kisvesi altında mumun eriyiğini gözüne üflemesinden sonra odasına çekilip robe de chambre'ını giydiği gibi, ansızın, sitem dolu bu muhteşem şiiri yazmıştır. Gelin hep beraber kendimizi duygunun kollarına bırakalım sevgili okurlar.

Tabu XL kuklası oldum hoyrat yarin elinde


Lacoste giydim işe giderken, çöpü bana attırdı,
Geçirdi beni ele , aynalı kemer ince belinde,
Film bitsin sana sandviç yapacağım, diye kandırdı,
Tabu XL kuklası oldum hoyrat yarin elinde.

Hazır kalkmışken hep uzattım kumandayı ben ona,
Gösterdi bana cinsel uzvunu annemin de ebemin de,
Unesco dan yardım gelse inanın yetmez canlar bana,
Tabu XL kuklası oldum hoyrat yarin elinde.

Pes2009 oynarken yarı finalde acımadı, fişi çekti,
Kapağı kaldır dedi işerken, kodu bozuk geninde,
Yemekten sonra başım ağrıyor numarasıyla beni ekti,
Tabu XL kuklası oldum hoyrat yarin elinde.

Süpriz yemek yaptım yemedi, dominostan pizza söyledi,
Ninja yıldızı var sanki o pabuç kadar dilinde,
Gelin görün beni bu meymenetesiz neyledi,
Tabu XL kuklası oldum hoyrat yarin elinde.


Sevgiyle kalın şiir sever okurlarım.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

***HOŞ GELDİN YA NEFSİ RAMAZAN***












Merhaba sevgili okurlar. Yazının başlığından da anlayabileceğiniz üzere konumuz Ramazan ayı ile alakalı. Hicri takvim yapacağını yaptı ve bizi kızgın kumlardan yine kızgın kumlara attı. 30 derece sıcaklıkta otuç tutmanın bize kazandıracakları da, kesinlikle 25 derecenin altındakinden kat be kat fazla olacaktır diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Discovery Channel'da yayınlanacak olan olası bir "Extreme Mumins" programına çağırılacak ilk 10 konuk arasında olacağımdan emin olmamın yanında, tahmin edersiniz ki hepimizin Ramazan ayı imtihanlarından daha zordur benimkiler. Nefsim her zamankinden daha sert yumruklar atmaya başlar Ramazanda. Bugünkü bahis konumuzda, inanan herkes kendinden birşeyler bulacak zannedersem. Detaylı anlatıma geçmenin vaktidir, paragraf başı, has dur, haydi ya Allah!

Razaman tam anlamıyla terbiyesiz bir nefsi terbiye etme ayıdır. "Ya oğlum iyice coştuk lan, ne olacak bizim bu halimiz, battıkça batıyoruz, kim dur diyecek?" tarzı bir soru cümlesinin, soru işaretinin noktasıdır da diyebiliriz. Tasavvufi açıdan "kötülüğü emreden" manasına gelen bu nefis, Ramazan ayında öyle bir emreder öyle bir emreder ki, uyanlarımızın bir çoğunun "screen shot"'ını aldığı gibi, en yüksek merciye ulaştırır, rezil eder.

Sahur canavarına dönüşmemizden sonraki zaman diliminde, o gün tatil değilse, en geç 5 saat içinde uyanırız. Gong çalar ve inananların "Ramazan finaline" girme zamanları gelmiştir. Bu finalin yıl sonu notuna etkisi de en az %70 tir. Vizelerde saçmalamış olsanız bile geçme ihtimaliniz çok yüksektir iyi bir final çıkarırsanız. Soruları iyi okumanın da çok zor olduğu bir finaldir bu. Çalışmadığınız yerden gelmesi de olası. Örneklerle konuya derinlemesine nüfuz etmenin zamanıdır. Gelin 30 sorudan oluşan bu finalin bir sorusunda nelerle kaşılaştığıma bakalım canlarım.

Sabah yataktan kalkınca eli hemen sıvıya giden bir insan olarak, içemeyecek olmanın psikolojisiyle, ilk darbeyi boğazıma almışımdır bile. Otobüs durağına yürürken Ramazan dışındaki aylarda yüzüme bile bakmayan mankenvari kızlar tarafından kesilmeler ve gülümsemeler ile nefis, sağlı sollu yumruklamaya başlamıştır. Sersemleyen bünye otobüs durağına ulaşmıştır ulaşmasına ama, orada da durum farklı değildir. Akbilimi 1otl doldurmak için verdiğim 50 liranın üstünü 90tl olarak veren büfe sahibi, nefsimin bana kafa atmasına sebep olmuştur. "Abi fazla verdin 50tl verdim ben" deyip aldığım hayır duasıyla, en azından o gün ölmeyeceğimdir artık. Atılan bu kafadan sonra zannetmeyin ki durum değişecektir sevgili okurlar. Pek tabi ki "combo"yu tamamlayıcı uçan tekme de fazla gecikmeyecektir. An itibariyle durakta, G-string teknolojisine geçen düzgün fizikli bir bayan,tam önümde eğilmiş ayakkabısını bağlıyordur.

Boşluğuma isabet eden bu uçan tekme sonrası bindiğim otobüs ise, tam bir antrenman sahasıdır. Ramazanda küfür etmememden faydalanan , buram buram ter kokan ve tutacakları tuttuklarında, kollarının altı açılıp burun hizama gelen yarı-insan yarı-hayvan canlılar bir anda etrafımı sarar. Torunu yaşta kızları fortlayanlar mı dersin, yüksek sesle ebru gündeş dinleyenler mi dersin, önden arkadan vücudunu yapıştıran cinsellikten nasibini alamamış kız kuruları mı dersin... "Ramazan'dayız sus Erman" derim kendi kendime, "hoşgörü, sevgi, kardeşlik ve tabi nefis terbiyesi, kendine gel, acı yok, acı yok"!

Vapura bindiğimde ise artık yumrukların dozu giderek artmıştır, nakavta doğru götürülüyorumdur. Karşıma oturan iki bayan arkadaş, kaşarlı tost ve portakal suyundan oluşan kahvaltılarını ağızlarını şapırdatarak bitirmiş, gözlerimin içine baka baka en sevdiğim eti pufun yumuşak kısmını yemeye başlamışlardır. Eti puftan sonra bir diğer favorim olan çilekli eti cinlerin ortasını kemirmeye başlamalarıyla "Allah'ınız yok mu lan sizin" deyip, oradan uzaklaşmam bir olmuştur. Artık dışarıda oturacağımdır. Tam huzura erdim derken, kartal büyüklüğündeki martılara çıtır çıtır simitleri atan bir diğer kesim yanımda belirivermiştir çoktan. Utanmasam atlayıp ağzımla ben tutacağımdır simitleri. "Allah'ım yeter, daha günün ortası gelmedi çok yüklendin bugün ama ya!" demekten alamam kendimi.

Beşiktaş'a inmenin yaralarımı saracağını düşünürken, muhtemelen kuzey ülkelerinden gelmiş sarışın ve renkli gözlü turistlerin parkta seviştiklerini görmemle iç huzurumu bozup, için için sövmem başlamıştır. Bir bana mı geldi lan Ramazan he bir bana mı geldi?... Neyse ki yüksek maneviyatım bunu da atlattırır bana. İş yerinde, sürekli yemek söyleyenler ve ağız dolusu lezzetli lezzetli küfür edenlerle yüzleşmeye hazırımdır artık. Şüphesiz, bu da geçer ve günler birbirini coyote'nin road runner'ı kovaladığı gibi kovalar...

Çok sayıda yiyip, içip, sıçıp, sevişenleri atlattıktan sonra artık bünyem daha dayanıklıdır bu gibi durumlara. Bir nevi Ramazan bağışıklığı. İlk bir haftadan sonra, evliya edasında,Nihat Hatipoğlu kıvamında, her olan bitene gülüp geçmekteyimdir. Konuşmam yavaşlamış ve yüzümde garip bir tebessüm oluşmuştur. Önümde kuzu çevirseler problem değildir artık. Ama eti tutkuyu kırıp,akışkan kremasını içine çeken olursa,ağzını burnunu kırarım sevgili okurlar. İnsanım sonuçta benimde bir sınırım var, üstüme gelinmemeli o derece.

Bütün yıl kısmet olmayan ileri derece sevgili de gelir Ramazan'da beni bulur. Sarılmaların ve öpmelerin orucu tehlikeye sokması kaçınılmazdır. Az görüşelim desen olmaz, sarılmasan öpmesen olmaz, buyurun burdan yakın. O soğuk kız gitmiş, yerine müthiş bir dişi gelmiştir Ramazan'da. Giydiği kıyafetlerle, çeşitli cilvelerle, şirinliklerle ve mikropluklarla ele geçirmesine ramak kalmıştır beni. "Oruçluyum kızım ben yapma böyle şeyler, bak sonra 66 gün tutamam, kitap falan oku ya" tarzı yaklaşımlarla dizginleri hemen almalıyımdır ele. Fakat bu sefer de, o olgun kızdan eser yoktur, "Sen beni sevmiyorsun Erman" deyip yüzünü asan bir minnoş oturmaktadır yanımda. Bu sefer hakikaten çalışmadığım yerden gelmiştir. Nefsim,gönlünü almayı dudaklarında görmektedir ama oruçken yanak bile fazladır bana.

Velhasıl kelam gördüğünüz ve hissettiğiniz üzere nefis terbiyesi zor iştir sevgili okurlar. Ramazan ise inananlar açısından bunu gerçekleştirmek için biçilmiş bir kaftandır. İnanmayanlara da saygım sonsuz ama dalga geçmedikleri sürece."Salak ya boku bokuna aç kalıyor, yeyip içmiyor, sevişmiyor" tarzı yaklaşımlar çok ayıp ve hiç etik değil. Allah yoksa ben fazla bir şey kaybetmem ama varsa onlar boku yedi kanımca. Yerken yanlarında da olmam böyle yaparlarsa. İnananların Ramazan'ları hayırlı olsun, imtihanda başarılar dilerim, inanmayanlara da inanmalarını tavsiye ederim canlarım, çünkü Allah var bundan eminim, bir de huzur islamda, oruç tut sıhhat bul ve ben ramazan pidesinin sıcak, susamlı ve yumurtalı olanını severim. Esen Kalın.

18 Ağustos 2009 Salı

Aker-Ataberk ile YORUM ÇARKI
















Aker: İyi akşamlar sevgili okurlar. Hepiniz Yorum Çarkı'na hoş geldiniz.

Ataberk: Niye ilk siz konuşuyorsunuz Sayın Aker?

Aker: Bir dahakine de siz konuşursunuz Sayın Ataberk.

Ataberk: Unuturum sanıyorsanız yanılıyorsunuz, gözüm üstünüzde.

Aker: Cep telefonunuza alarm girin.

Ataberk: Girdim bile. İyi akşamlar herkese.

Aker: Bugünkü tartışmamızın konusunu da siz söyleyin hak geçmesin.

Ataberk: Peki ama yinede bir dahakine ben başlayacağım.

Aker: Tartışma konusunu da ben söyleceğim.

Ataberk: Efendim, bugünkü tartışma konumuz son zamanların en güncel konularından olan, "Konya'da bodur muz üretiminine başlanması tarımsal bir milat mıdır?

Aker: Bence milattır sevgili okurlar. "M.S 2008 yılında Konya'da bodur muz yetişecek" deseler, anüsümle gülerdim. Konya'da bodur muz yetiştikten sonra ülke olarak özgüvenimiz yerine geldi bence. Avrupa birliği de buna kayıtsız kalamaz, bizi seneye Iğdır'da ananas yetiştirir yetiştirmez tam üye yaparlar diye düşünüyorum. Bartın'da avokado yetiştirmemiz IMF de kredi notumuzu da yükseltebilir.

Ataberk: Tahmin etmesi zor olmasa gerek, şahsen aynı görüşte değilim. Nüfus kütüğü Konya'nın Şıhalamanrecepağa köyüne kayıtlı biri olarak kendimi bu tartışmanın öncü safı olarak görmekteyim. Ayrıca ben sosyal konulara oldukça duyarlı bir vatandaşım. Bu yüzdendir ki, her milli bayramda hatta her dini bayramda, evimi kaymakamlık binasına çevirircesine bayraklarla donatırım.
Konya'da bodur muz üretimine geçilmesi de benim için bir milat değildir ama kutlanması gereken bir zirai bayramdır. O yüzden Konya'da bodur muz üretimine başlandığı gün evimizin dört bir yanını bayraklarla donattım yine. Ama bu kez T.C.ye ait bir kaymakamlık binası gibi değil, bir muz cumhuriyetinin kaymakamlık binasına benzedi.
Bir de ben ilkokulda Konya'da okurken, beslenme çantamıza muz koyamazdık. Çünkü "Alan var alamayan var, arkadaşların özenir bir yerleri şişer" felsefesi ile büyüdük biz. Türkiye'nin buğday ambarı Konya'da olduğumuz için hamur işi bir şeyler yediğimiz zaman hiçbir arkadaşımızın bir yeri şişmezdi, çünkü buğdaya, una erişim çok kolaydı. Konya'da okuyan bebelerin beslenme saatinde muz yiyebilecek olma ihtimalleri bile beni çok duygulandırıyor.
Buna istinaden, artık muz bile yetişiyorsa Konya ovasında; ben oraya Konya demem, Kenya derim.

Aker: Hakiki ve öz be öz bir Konya'lıdan bunları duymak beni hem gururlandırdı hem de duygulandırdı ama hala milat olduğu hakkındaki görüşlerim değişmedi.Tartışmanın kalitesi de bir o kadar sevindirici.
Bence muzun ilk yetiştiği günü,Konya'ya özgü bir "Muzi" takvim yapıp "Anamur" ayının ilk günü olarak belirlemeliyiz. Hatta Konya'da resmi tatil ilan etmeliyiz bu günü. İlk yıl da "maymun yılı" olmalı. Yerli malı haftası tadında elimizde muzlarla Konya sokaklarını doldurmalıyız her sene. 10-9-8-7-6... şeklinde geriye doğru sayıp hep bir ağızdan aynı anda muzlarımızı ısırıp akabinde birbirimize sarılmalı ve öpmeliyiz. Muzları çiğnedikten sonra ağzımızı açıp birbirimize göstermeli, akabinde kahkahalar atmalıyız.
Daha sonra da Muzi to Hicri, Muzi to Miladi, ve Muzi to Rumi converter'lar yapıp google da aratıp bulmalıyız. Ülke reklamı açısından da bu tür bilimsel çalışmalar çok faydalı olur kanaatindeyim. Böylece tüm dünyaca kabul görmüş bir milat edinmiş olur, çok değerli Konya halkı.

Ataberk: Muzi takvime göre Anamur ayının ilk gününün Konya'da her yıl şenliklerle kutlanması Konya'nın yerli halkını eminim çok mutlu edecektir. Bu projeniz biz etliekmek kafalıları çok duygulandırdı gerçekten. Bodur muz şenliklerinin organizasyon komitesinde bizzat yer almayı da düşünmekteyim. Ayrıca hep bir ağızdan muzlarımızı ısırırken, Ajdar'ın "Çikita Muz" parçasını Konya'nın pek değerli ozanı Kör Ahmet cover'ıyla dinlemenin halkın galeyanını daha da artıracağını düşünüyorum.
Ancak tüm bu etkinlikler Konya'nın atmosferine hoş bir seda, bir tatlı huzur, hatta bir günlüğüne de olsa ılıman bir iklim getirse de güzel bir anı olmanın ötesine gidemeyecektir. Bodur muz şenlikleri büyük coşkuyla kutlanacak, kabız olana kadar muz yenilecek; ancak şenliklerin bitiminde yerli halk tekrar hayatlarının anlamı olan etliekmeğe dönecektir, bodur muz ile tüm yaşanmışlıklar bir anda unutulacaktır. Kim bilir belki de şenlikleri takip eden birkaç hafta içerisinde, arka sokaklarda şarap içen birkaç felsefeci “Muzun boyu mu işlevi mi?” diye tartışacaktır bazı geceler. Ancak ertesi sabah kaldırım kenarlarında muz kabuklarıyla uyanmak onlara hiçbir şey çağrıştırmayacaktır. Ayrıca, Konya halkının İmamullah Maymun Efendi'nin tek bir fetvası ile Muzi takvime göre bir dahaki Anamur ayına kadar muz orucu tutacaklarına da kalıbımı basarım. Bodur muz üretiminin bir milat olması için, Konya'lıların kafalarındaki etliekmek oranının bir nebze olsun düşmesi gerekmektedir. Halkımız belki eskisinden daha çok muz yiyecektir yemesine, ama yedikleri beş muzdan ikisinde, etliekmeği düşleyeceklerdir.
Lütfen Konya'da bodur muz üretimini bir milat olarak nitelendirmeden önce Konya'daki etliekmek realitesi irdeleyin. Kanımca etliekmek realitesi nedeniyle, Muzi takvimin Anamur ayının ilk günü, zirai bir bayram olmanın ötesine gidemeyecektir Sayın Aker.

Aker:Şimdi Sayın Ataberk, büyük bir çelişki içerisinde bulunduğunuzu görmekteyim üzülerek. Muzi takvime göre Anamur ayının ilk gününün Konya'da her yıl şenliklerle kutlanması, sadece ve sadece Konya'da bodur muz üretiminin başlangıcının "milat" olarak kabul edilmesi ile mümkün olmaktadır. Zirai bayramlara özel, takvim ile zaman tasarımı, ne yazık ki mümkün değildir.
Yıllarca etliekmek hegemonyası altında ezilmiş Konya halkının böyle bir milada herkesten çok ihtiyacı olduğunu düşünmekteyim. Etliekmek bağımlılığı, ilk başlarda yıkılması zor bir tabu gibi görünse de, muz meyvesi Konya toplumunca en çok özlenen, beklenen ve hayali kurulan meyve olma özelliğini taşımaktadır. Burunlarından fışkırana kadar doyasıya muz yemek ve doyuma ulaştığında, bu nimetle çeşitli şakalar yapmak, bütün Konya halkının uzun bir süredir düşlediği rüyanın ta kendisidir. Makina Mühendisi değerli arkadaşım ve meslektaşım Ajdar'ın olağanüstü eseri "çikita muz" parçasını her duyduğunda ağlayan anaların göz yaşları dinsin artık.Bize de tarihini atmak düşsün.
Diğer yandan, bu milat Konya'nın yurtdışına açılmasına ve birçok tropik memleketle olan ilişkilerini güçlendirmesinde de önemli rol oynayacaktır diye düşünmekten kendimi alamıyorum. "Banana Brotherhood", niye Konya'nın önderliğinde kurulmuş, dünyanın çeşitli memleketlerini bir araya getiren ve muzun kabuğu altında toplayan bir örgüt olmasın? Büyük düşünün Sayın Ataberk, unutmayınız ki Mustafa Kemal "ben muzun, bodur,yumuşak ve yerlisini severim" sözünü Konya kongresinde söylemiştir. Burası bir muz cumhuriyeti değil Türkiye Cumhuriyetidir. Ne mutlu Türküm diyene! Özür dilerim, milli duygularıma hakim olamayıp, az da olsa konu dışına taştım zannedersem.

Ataberk: Bakın Sayın Aker, sorarım size, miladi takvimi kullanırken dini bayramları ve kandilleri hicri takvime göre kutlamak mümkünken; muzi takvime göre bir zirai bayram kutlamak neden mümkün olmasın?
Bir diğer yandan da, muz etliekmeğin yerini kesinlikle tutamaz Sayın Aker. Konya’da bodur muz üretimi başladı diye etliekmekçiler kapanacak, yerine waffle'cılar mı açılacak sanırsınız?
Konya’nın yerli halkına “Bodur muz üretimi milattır.” demek, kaşık havasında coşan bu halka “Kalkın bundan gayrı Unga-Bunga dansı yapacaksınız” demektir. Ayrıca, "etliekmeksiz kalmış bir Konyalı'nın, hayat damarlarından biri kopmuş" demektir.
İşte tüm bu mühim sebeplerden ötürü, bodur muz üretimi bir milat yaratamaz. Bırakalım halk şenliklerde doyasıya muz yesin, muz kabuğuyla “Len bahın hele!!! Recep’in ayyaaaanın altına muz gabuuunu goydum, düşeeceeh şimcik” diye esprilerler yapsın. O günü düşündükçe de bir tatlı huzur dolsun içleri. "Banana Brotherhood" falan yalan olur, tuzla muz olur o örgüt. Emperyalizmin oyunu bunlar, kandırmayalım halkı Sayın Aker, lütfen…

Aker: Aman çok biliyorsun sen Allah'ın Konya'lısı, çakma lahmacunobur, cadı Sila kılıklı. Al(şak)! milat olmazmış al(şak)! Muzu 18 yaşında görürsen olacağı bu tabii. Çizgimden çıkmayayım diye çok gayret ettim ama bu nah senin şerefine Ataberk, al(şak)!

Ataberk: Hadi be, sen de! Hayatında bi kere bile Konya Ovası’nı görmemişsin atıp tutuyorsun. Sen 18'inden önce muzu gördün de noldu? Yok milatmış da, yok Banana Brotherhood’muş da. Kime ne Banana Brotherhood’dan , Aker’in hayali cemiyeti olur o anca. Al sana gerçek öz be öz memleket mahsulü; Al(şlak)! Yürü git ya, gözüm görmesin madrabaz. Ama yok dur gitme, bak ne unutmuşsun, bırakma stüdyoda çalarlar, bu da promosyonu: Al(şlak)!

Aker: Görmemişin muzu olmuş, kabuğuyla yemiş sevgili okurlar. Bu cahille oturdum insan diye konuşuyorum sizin için. Medeniyetin beşiği Konya Ovası sanki. Ama en taze otlar orda sen de haklısın. Şeytan diyor, tut saçından vur masaya.

Ataberk: Taze otlar orada evet, gel sen de ye de zihnin açılsın etobur. Seninle tartışanda kabahat medeniyetsiz, bir bayana nah çekilir mi? Hele bir vur, tırnaklarımla kazırım o memenetsiz suratını.

Aker: Nahı çekeceğim kişinin dili,dini,ırkı, cinsiyeti beni bağlamaz. Asıl sen kadın başına nah çekmeye utanmıyor musun, küçücük eller, narin parmaklarla, yakıştı mı?

Ataberk: Sana az bile, bileğimi yalayıp çekeceğim biraz daha konuşursan.

Aker: Sevgili okurlar biz en iyisi programı kapatalım, genel izleyici prosedüründen bayağı bir uzaklaştık.

Ataberk: O başlattı sevgili okurlar hepiniz gördünüz.

Aker: Koş müdüre söyle, gerizekalı.

Ataberk: Sen git velin gelsin, spastik öküz.

Aker: Angut.

Ataberk: Dangalak.

Aker: İyi akşamlar.

Ataberk: İyi akşamlar.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

FANTAZİ-ROCK MÜZİĞİN PRENSİ ERMAN




















Nihayet hasret sona erdi ve Prens Erman, bomba gibi yeni albümü "Denetim Masasına Oturdun İşte" ile sevenleriyle tekrar buluştu. Akerman Music Corp.'tan çıkardığı 3. albümünde yine herkesi kendine hayran bırakacak gibi gözüken Prens Erman albümle ilgili, "Sevenlerimi çok beklettim ama beklediklerine değdi" dedi. "Hangi parçaya klip çekeceksiniz?" sorusuna, "çok karasızım, hepsi benim birer çocuğum gibi, ilerleyen günlerde karar verebilirim umarım" cevabını veren Prens Erman, yeni albümüyle de adından çokça söz ettireceğe benziyor.

Prens Erman'ın yeni albümündeki parçalar ise şöyle:

A-
1-Hata raporu gönderdim tanrıya
2-Sunucu hatasıdır, seni benden koparan
3-Hücreleri birleştir, sevenler ayrılmasın
4-Simge durumuna küçültülen aşklar mezarlığı
5-9 hücreli pil oldum yine yetmedim o yare

B-
1-Denetim masasına oturdun işte
2-Daha sonra anımsat, sensiz geçen günleri
3-Bunu bir daha gösterme kutumu, tıkladı nankör
4-Şimdi yeniden başlat yar, update oldu hislerim
5-Arar bulur muydun beni, excel'de formül olsaydım?

Her zamanki gibi en seçkin müzk marketlerde.

Tahtakale'den Mucize Ürünler: Off Emo Kovucu- Öldürücü Sprey












Sevgili okurlar şimdi sıkı durun. Son yıllarda sıkça hayalini kurduğunuz ürün artık stoklarımızda. Tahtakale esnafı gururla takdim eder: Off Emo Kovucu-Öldürücü Sprey.

Yaz aylarının gelmesi ile emo'larda her yanımızı sarmış durumda. İş o kadar ciddiye bindi ki, artık ev alırken veya kiralarken bile "yazın burada çok emo oluyor mu?" şeklinde sorar olduk. Özellikle sahil şeridi yakınındaki yerleşim bölgelerinde sıkça görülen emo'lar, yaz aylarında saçları kolay kolay bozulmadığından çok hızlı çoğalabilirler ve derhal müdahale edilmez ise hayatınızı kabusa çevirebilirler. Sizce de, gecenin o güzelim sesslizliğinde, ağlarken çıkardıkları sesler, tahammül edilemez değil mi?

Neyse ki artık endişelenmenize gerek kalmadı, çünkü "Off Emo Kovucu-Öldürücü Sprey" yanınızda. Uygulaması da çok kolay. Emo'yu gördüğünüz yerde üzerine sıkın ve ondan sonsuza dek kurtulun. Ayrıca açık alanlar için geliştirdiğimiz güçlü formüllü vücut spreyi ile de emo'ları kendinizden uzak tutabileceksiniz. Ne duruyorsunuz? Hemen sipariş verin.

Yanımızda "Off Emo Kovucu-Öldürücü Sprey"in yaratıcısı Ehrmann Ackehr var. Dilerseniz kendisiyle bu mucize ürün hakkında biraz konuşalım.

-Hey Ehrman gerçekten çok iyi görünüyorsun.
-Teşekkürler Osman. Psikolojimi düzeltmeme borçuyum bunu.
-Nasıl yani?
-Önceleri etrafım emolarla sarılıyken çok agresif ve mutsuzdum. Fakat bu mucize ürünü geliştirdiğimden beri onlarsız bir hayatın tadını çıkarıyorum.
-Bize biraz üründen bahseder misin acaba? Çıkış noktası ne oldu, kullananlar ne söyledi?
-Ürünün çıkış noktası Kadıköy'de Akmar pasajından tişört almaya gitmemdir diyebilirim. Bir anda etrafımı saran emolara karşı ne yapacağımı bilemedim. Psikolojim altüst olmuştu. Hemen eve geldim ve çalışmalara başladım.
-Gerçekten çok korkunç bir durum.
-Kesinlikle. Birçok arkadaşımdan da aynı şikayetleri alınca, bu ürünün formülünü bulmakta geç kalmadım ve derhal bir kaç parti üretim yaptım. En yakınımdakilere dağıtarak, sizin için yorumlarını kamera önünde yapmalarını istedim.
-Çok merak ediyorum Ehrmann.
-O zaman gelin hep birlikte izleyelim.

Naim Suleymansson(45, balet):

Bu ürün benim hayatımı tamamiylen değiştirdi diyebilirim. Evimin etrafını saran emolara karşı ne yapsam kar etmemişti. Su döktüm olmadı, toplarını kestim olmadı, küfür ettim bana mısın demediler. Ehrmann'ın denemem için verdiği spreyi üzerlerine sıkmamla büzüşüp can vermeleri bir oldu. Artık yenilenmiş ruh halimle yeni figürler üretebiliyorum.

Karl Marks Spencer(63, bilgisayar mühendisi):

Bilgisayar mühendisi olduğumdan evime iş getirmeme gibi bir şansım yok. O yüzden, camımın önüne yuva yapan emolar, iş hayatımı adeta kabusa çevirmişti. Ağlama seslerinden konsantre olamıyor, doğru dürüst program yazamıyordum. Derken bir gün Ehrmann kapımı çaldı ve bu mucize ürünü denememi istedi. Üzerlerine sıktım ve bekledim. Bingo! Sonuç tam bir harikaydı. Diğerlerine ibret olsun diye ölülerini de süpürmedim. Bu ürün kariyerime doğrudan etki edecek gibi. Ellerine sağlık dostum.

Tansu Chili Peppers(32, organizatör):

Geceleyin açık alanlarda düzenlediğimiz davetlerde, emolar sürekli sorun oluyordu. Ağlama sesleri bir yana, sürekli gelip 1lira istemeleri ve ayaklarını birbirine çapraz yapıp fotoğraf çektirmeleri canımıza tak etmişti. Organizasyonunu yaptığım bir davette Ehrmann cebinden bir sprey çıkardı ve bana davetlilerle birlikte kullanmamı tavsiye etti. O gün bugündür etrafta tek bir emoya rastlamadım. Açıkta kalan her yerime sürüyorum ve emolara elveda diyorum. Bence bu ürünle Dünya Sağlık Örgütü'nden ödül bile alır.

-Ehrmann gerçekten harika bir iş çıkarmışsın.
-Teşekkür ederim Osman, umarım herkes senin gibi düşünüyordur.

Emo'lardan tiksiniyor musunuz? "Emo ufaktır, mide bulandırır" mı diyorsunuz? Yoksa hayattaki en gereksiz canlılar olduklarını mı düşünüyorsunuz? Saçları için canlarını verebilecek bu iğrenç yaratıklardan sonsuza kadar kurtulmak istemez misiniz? Siz de bu muhteşem ürünle hayatınızda yeni bir sayfa açın. Yeni "Off Emo Kovucu-Öldürücü Sprey" ile emolar sorun olmaktan çıksın. Haydi daha ne bekliyorsunuz, eğer 10 dakika içinde sipariş verirseniz, açık alanlar için tasarlanmış bu muhteşem vücut spreyine de ücretsiz sahip olabilirsiniz. Hemen arayın; (0212) 448 58 68.

Tahtakale, sizi her zaman en iyi ürünlerle buluşturur.

16 Ağustos 2009 Pazar

ÜMRANİYE FASHION WEEK

Bu haber de modayı yakından takip eden okurlarım için. Ümraniye Fashion Week, dün sabah Şerünnisa Gül'ün ve Enine Erdoğan'ın katılımıylarıyla start aldı. Birbirinden iddialı modellerle açılışı yapılan organizasyona ilgi büyüktü. En ilginci ise, bugün itibariyle bir çok tasarıma, İstanbul'un çeşitli semtlerinde rastlamak mümkündü. Sizin için seçtiğimiz olağanüstü kombinasyonlara göz atalım isterseniz sevgili okurlar.

"Kırmızı başlıklı kız" adlı bu tasarım, kırmızı ve siyah rengin ağırlıkta olduğu, ilk bakışta çizmelerin göze batmayı bırak, adeta saplanmakta ısrar ettiği bir kombinasyondan ibaret. Çuvalımsı çanta ve hakikaten yırtılmış imajı veren yırtmaçlı etek, dikkat çeken diğer detaylar arasında. Allah muhafaza.





"Japon Güneşi" adlı bu muhteşem dizaynı, sırtındaki güneş ile aynı renkte türban, farklı renkte converse, artı kısa paça kot ile kullanan bu genç kızımız, plaj çantası ile de güzelliğine güzellik katmış. Evlerden ırak.









İşte çok iddialı ve taşıması zor bir model. İnsan içine çıkmanın üst düzey medeni cesaret istediği modelimizde, renk skalasındaki bir çok renk mevcut. "I like to move it" konseptinin yakalandığı bol çiçekli bir pantolon ve "David Beckham" tarzı, feminen, çift çizgili bir montun olağanüstü bileşimi. Verilmiş sadakası olanların endişelenmesi yersiz.




"Güney Afrika Rüzgarı" adlı bu tasarım ise, vücut hatlarının belli olmasını istemeyen bayanlar için. Tül bir etekle hareketlenen bileşim, gökkuşağının tüm renkleriyle dans eden türban, ve tüm tasarımdan aykırı, "at .ikine kelebek konmuş" dedirten converse'ler ile bu sonbaharın gözdesi olacak gibi. Şeytan kulağına kurşun.



Bu iki sıradışı tasarım ise, rocker bayanlar için misina ile özenle dikilmiş ve zor koşullara dayanıklıklılığı ile vazgeçilmeziniz olacak. Rahat hareket kabiliyeti ve raydan çıkmışlığı, sizi ilk görüşte cezbedecek, ve sevdiğiniz erkeğin kabesi yapacaktır. Gece görsem ayet-el kürsü okurum.

Moda haftasının ilk gününde en çok ilgi çeken tasarım ise, Nurbanu Tekstil'den geldi. "Grekoromen" adlı bu tasarımda neredeyse yok yok. Gerektiğinde mini etek, gerektiğinde uzun etek, gerektiğinde güreş forması ve balerin kostümü olabilen bu özel dizayn, Ümraniye'lilerin tezahüratları eşliğinde sergilendi. Karşılaşmamak için oruç tutalım, fitre, zekat verelim.

Şüphesiz en ilginç tasarımın sahibi Fetullah Gömen tekstildi sevgili okurlar. Ninjalar ve ninja adayları için özel olarak dizayn edilmiş bu model su tutmadığından, hem karada hem de suda kullanılabiliyor. Alışıla gelmiş siyah rengin dışında, pembe ve mavi renkler ile hareketlilik sağlanmış. Yakından görmek nasip olmasın.

En çok beğendiğim tasarımı ise en sona sakladım sevgili okurlar. Mor tonların ağırlıkta olduğu, "Altı kaval üstü şeşhane" ismindeki bu tasarım, "göster ama elletme" mantığıyla yaratılmış. Vücutta açıkta bırakılan iki bölge olan yüz ve bel bölgesi, beylerin ilgisini yoğunlaştıracağı kısımlar. Özellikle bel bölgesinden, "ben de buradayım" diye bağıran "g-string" sektörde çok konuşulacağanın sinyallerini veriyor. Görenler kurşun döktürsün, tülbentin altında metin olsun.

Ümraniye Fashion Week... Modanın kalbi burada atıyor.

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Tatlandırıcılı Muhabbetler: Nasip Girl













Sevgili okurlar, hepiniz Tatlandırıcılı Muhabbetler'e hoş geldiniz. Bugünkü konuğum, hepinizin yakından tanıdığı ve Samandolu Tv'deki projelerini keyifle izlediğinizi düşündüğüm Nasip Girl.

Sunucu: Hoşgeldiniz programımıza.

Nasip Girl: Hoşbulduk efendim.

Sunucu: Öncelikle seyircilerimizin merak ettiği, hakkınızda çıkan dedikodulardan başlayalım istiyorum müsadenizle.

Nasip Girl: Tabii ki buyrun dinliyorum.

Sunucu: En yakın arkadaşınızın, erkek arkadaşınızla tek gecelik bir ilişki yaşadığı haberleri konuşulmakta. Neler söyleyeceksiniz?

Nasip Girl: Öncelikle herşey nasip. Nasipten öteye gidildiğini ne gördüm ne de duydum sayın Aker, böyle birşey olduysa nasip derim önümdeki güzel günlere dönerim.

Sunucu: Gerçekten metanetinizin mukavemeti inanılmaz. Peki annenizin pornografik görüntüleriyle tehdit edilmesi haberlerine ne diyeceksiniz?

Nasip Girl: Annem de ne yazık ki şöhret olma yolunda iken, türk porno sektöründen nasibini almış bir insandır. Kaderinde bunu da yaşamak varmış. Şimdi tehdit etseler nolur, etmeseler nolur, nasipse yayınlanır hep beraber milletçe ibretle izleriz.

Sunucu: Bu dedikodular karşısındaki realist ve ortodoks yaklaşımınızın karşısında saygıyla eğiliyorum efendim.

Nasip Girl: Ruh halimle gerçekten gurur duyuyorum ve herkese nasip olmaz diye de düşünmekten kendimi alamıyorum sayın Aker.

Sunucu: Hakikaten de öyle. Bir izleyicimiz sormuş; çok sevdiğim ve istikbalinin parlak olduğunu düşündüğüm bir sevgilim var, fakat yarın, çok zengin, üst düzey bir yönetici beni istemeye gelecek, sizce kutuma mı gitmeliyim, teklifi kabul mü etmeliyim? demiş.

Nasip Girl: Şimdi efendim bu suali inanç platformunda yorumlamak gerekirse, "Gelin ata binmiş, ya nasip" demiş. Hatta size bu atasözümüzle ilgili bir de hoş latife yapmak istiyorum. "Gelin ata binmiş, lets get the hell out of here" demiş. Latife bir yana, kızımızın nasibinde ne varsa yine o olacaktır o yüzden anı yaşamasını öneriyorum, su yolunu bulur.

Sunucu: Bir izleyicimiz de, "çok güzel espriler yapabiliyorum ama karikatürize edip onlara hayat veremiyorum sizce bir karikatür kursuna gitsem faydası olur mu? demiş. Bu sorunun cevabıyla da dilerseniz programı noktalayalım keza biza ayrılan süreyi bayağı bir aştık.

Nasip Girl: Bize ayrılan süre neyse odur sayın Aker, ne aşabiliriz, ne de kısa kesebiliriz. Nasipte bu soruyu cevaplamak da varsa ne ala. Şimdi sevgili izleyici arkadaşımızın sorusu gerçekten çok güzel. Bu baabta kendisine hatırlatmak isteğim bir nokta var. "Kuşa süt nasip olsa anasından olurdu", yani yaradılış icabı bir konuda yeteneği olmayan kişi, ne kadar çabalasa da nafiledir. Esprilerini, genel geçer şekilde icra etmesi, hakkında en hayırlısı olacaktır. Bir de espri yaptıktan sonra ilk olarak kendisi gülmesin.

Sunucu: Sorularımızı en samimi ve içten şekilde yanıtladığınız için çok teşekkür ederiz Nasip Girl. Bugünlükte bizden bu kadar sevgili okurlar, bir başka konukla görüşmek üzere esen kalın.

Nasip Girl: Nasipse kalırlar.

Ermando Hose ile Gönül Karmaşası

Bir büyük sanatçıyı daha sizlerle buluşturmaktan gurur duyuyorum sevgili Ablog Sublog Blog okurları. Bundan böyle bizlere o eşsiz şiirleriyle eşlik edecek olan duygu yüklü şair;
Ermando Hose Akerano Delcastio.

1982 yılında Sao Paolo eyaletinin Osasco kasabasında dünyaya gelen dünyaca ünlü şair, ilk ve ortaöğretimini de burada tamamlamıştır. Yüksek öğretimini İspanya'da, Tarragona Rovira i Virgili Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde tamamlayan şairin şiirleri, ondan fazla dile çevrilmiş ve önemli antolojilerde yer almıştır. Kendisi aynı zamanda UNESCO Şiir Komitesi'nde yer almaktadır. Helsinki, Cenevre, Paris gibi şehirlerin uluslararası şiir festivallerinde yöneticilik yapmasının yanında, tiyatro ve roman yazarlığı da yapmaktadır. En sevdiği uğraşlar, İspanya'da iken öğrendiği flamenko dansını icra etmek, bayan iç çamaşırı koleksiyonu yapmak ve insanların fiziksel özellikleriyle dalga geçmektir.

Bu kadar bilgiden sonra, dilerseniz şimdi siz Ablog Sublog Blog okurları için yazdığı ilk şiirle, sizleri başbaşa bırakalım.

Uyuya kaldığımda üstümü örtmen fazla gelir yüreğime

G.tün başın ayrı oynar, takip edemem kar tanem
İguana olsam yetemem, abanma garip bünyeme
Ağzımdan salya akmış, pringles kutusuna madem
Uyuya kaldığımda üstümü örtmen fazla gelir yüreğime

Diş macununu ortadan sıkan ellerime lanet olsun
Veet soğuk ağda bandını, yapıştır yar göğsüme
Sana yüzünü dönmeyen, ayçiçekleri solsun
Uyuya kaldığımda üstümü örtmen fazla gelir yüreğime

Prospektüsüne bakmadan yutarım seni sevdicek
Bulaşık sırası bende biliyorum, saplandı ok sineme
Sensiz bu bedbaht Ermando, sineksiz bir örümcek
Uyuya kaldığımda üstümü örtmen fazla gelir yüreğime

Yar sensiz cennete küser Playstation oynarım
Seninle cehennem Disneyland, vız gelir bedenime
Şeytan kesse seni, kuyruğunu anüsüne sokarım
Uyuya kaldığımda üstümü örtmen fazla gelir yüreğime

Ermando Hose 2009

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Tahtakale'den Mucize Ürünler: Beyin Büyütme Hapı( Brain Enlargement Pills)










Sizlere müthiş bir haberimiz var sevgili okurlar. Artık, erkek-kadın bir çoğumuzun en büyük problemi olan "beyin yetmezliği" tarihe karışıyor. Nasıl mı? Gelin hep beraber bakalım.

Yeni "Big Brain X" beyin büyütme hapı ile siz de hayallerinizdeki beyne çok çabuk sahip olabilirsiniz. Sağlık Bakanlığı ve FDA onaylı bu mucize ürün, şimdi size bir telefon kadar yakın.

Ösys'ye 6. girişiniz fakat hala barajı geçemediniz mi?, En yakın arkadaşınızın yaptığı esprilere, anlamadığınız halde, salak durumuna düşmemek adına gülmekte misiniz?, IQ testlerinde ağza alınmayacak skorlar mı alıyorsunuz?, Çarpım tablosunu ezberleyememenin verdiği zorluğu, hayatın her alanında yaşıyor musunuz?, Sevdiğiniz çocuk güzellikten çok zekaya mı önem veriyor?, Solo-test'te sürekli "beyinsiz" mi çıkıyorsunuz?, Kadınları yatakta değil, hayatta mı mutlu etmek istiyorsunuz? O zaman sıkı durun çünkü bunların hiçbiri "Big Brain X" için sorun değil. Sadece "3 ay" gibi kısa bir zamanda beyninizde 6-10cm arası büyüme gözleyecek ve gözlerinize inanamayacaksınız.








Şimdi dilerseniz kullanıcı yorumlarına bir göz atalım;

Adise Baba(23, öğrenci):

Üniversite sınavına tam 5 kere girdim ama maalesef istediğim yeri kazanmayı bırak, barajı dahi geçemedim. Okunmuş pirinç yuttum, ayet-el kürsü okudum, cinci hocaya bile verdim ama olmadı, olmadı ve yine olmadı. Erkek arkadaşım üniversite 3. sınıfı bitirdi ve bu sene de kazanamassam benden ayrılacağını söyledi. Çaresiz şekilde tam pes etmeyi düşünürken, "Big Brain X" ile tanıştım.Kullanmaya başlayalı iki ay olmasına rağmen, beynim tam 7 cm büyüdü. Dersanedeki ilk denemeden de 270 ham puan aldım. Bu rüyadan uyanmak istemiyorum. Tahtakale bence dünyanın merkezi.

Yıldırım Demirtüp(45,işadamı):

8JK başkanı olduğumdan beri, yüz milyonlarca doları ne idüğü belirsiz futbolculara harcayarak yüzbinlerce kişi karşısında aptal durumuna düştüm. O da yetmedi, şampiyonlar ligine, Türkiye liginde bile tutunamayan bir kadroyla çıktık Livercool'dan 8 yedik. Adamlar bize karşı şampiyonlar liginin en farklı skorunu yakaladılar, günün anısına bir de tişört bastılar. İnönü'de Fenerbahçe'ye karşı en son ne zaman kazandık, onu bile hatırlamıyorum. Mehmet Kopuz'u transfer etmek istedim, ne yazık ki ona da beynim yetmedi.











Derken bir arkadaşımın tavsiyesiyle Tahtakale'ye gittim ve "Big Brain X" aldım. Bu mucize ürün nasıl anlatılır bilemeyeceğim ama, 4 aydır kullanıyorum ve sonuç mükemmel. Artık çok ucuza çok iyi transferler yapabiliyorum, hatta şampiyon bile olduk. Diğer firmaların tüplerini ezdirmeyip, Demirtüp Gaz Grubu tüplerinden vermemem de cabası. Tahtakale duruşunu tüm camia olarak benimsedik. "Big Brain X" gol gol gol!

Nil Karafatmagil(33,şarkıcı):

Yıllarca Türkiye'nin Björk'ü olmaya çalıştımsa da şarkılarım ben dahil olmak üzere kimse tarafından anlaşılamadı. Şirin gözüktüm olmadı, seksi gözüktüm dolmadı. Manasız ve hareketli parçalar yazmaktan kendimi alamıyordum. Pentü reklamlarından sonra atamadığım ruh haliyle, soda reklamında bile .ötümü başımı açar olmuştum. Bir gün buji anahtarı almak için gittiğim Tahtakale'de hayatımın ürünü olan "Big Brain X" ile karşılaştım. Bugüne kadar ne denediysem bir sonuç vermemişti, başlarda kuşkuyla yaklaştım ama kısa sürede sonuç alınca kendime yaptığım en büyük iyiliğin "Big Brain X" kullanmak olduğunu gördüm. Beynim tam 8cm büyüdü ve artık manalı slow parçalar bile yazabiliyorum. Elimle bıngıldaklarımı hissediyor olmanın zevki bir yana, Pelin Bato'yu kıskanmayı bırakmış olmam da hayretler verici. Sağ eller havaya, "Big Brain X"'ler buraya!

Artık kafataslarınızda yer açmanın vakti geldi sevgili okurlar, daha büyük şapkalar almayı da unutmayın. Ne duruyorsunuz? Hemen Tahtakale'ye gelip veya telefonla sipariş vererek bu mucize ürüne sahip olabilirsiniz. Kısa bir süreliğine olan, kredi kartlarına peşin fiyatına tek çekim kampanyamızı da kaçırmayın. Aradığınız herşey Tahtakale'de.

Aker-Ataberk ile YORUM ÇARKI


















Nihayet beklenen oldu sevgili okurlar. "Yorum Çarkı" bundan böyle ummadığınız anlarda sizlerle birlikte olacak. İki müthiş birikimin kuru sıkı düellosunda adeta kendinizi kaybedeceksiniz. Rapidshare'den download yapmadığınız sürece modeminizle oynamayın, çünkü tanık olduğunuz bu tarifsiz lezzeteki olay tamamen gerçek.

Erman Aker ve I. Ataberk'in, sosyal ve kültürel olayları 2 farklı bakış açısından değerlendirecekleri bu güzide yayında, kah kedi-köpek, kah lugano-emre, kah darth vader-luke skywalker didişimleri tadını, iliklerinize kadar hissedeceksiniz.

Sizler için bu iki büyük yazarı, bu iki büyük birikimi, bu iki büyük açık alnı bir araya getirme adına çok emek sarf ettik ama nihayetinde değdi sevgili okurlar. Bundan böyle saatinizi "Yorum Çarkı"'na göre ayarlayın demek isterdim, ama bu iki güzide insanın saati saatine uymadığından siz her zamanki gibi saatinizi Ntv ye göre ayarlayın.

Bu yeni yayına lütfen "..çarım çarkına" tarzı bir önyargıyla yaklaşmayın sevgili okurlar, keza tek amacımız sizi, daha da iyiye ,daha da güzele ve daha da geyiğe götürmektir. Aker-Ataberk ile Yorum Çarkı çok yakında sizlerle.

Şimdi reklamlar;

-ABLOG SUBLOG BLOG'u okudun mu Kemalettin?
-Okumaz olur muyum, üye bile oldum, izleyicilerde baştan dördüncüyüm.
-Ben de, ben de üye oldum aşkım, ben de sondan altıncı resimsiz olanım, seni çok seviyorum.
-En çok beni seveceksin Gülseren en çok, ben saksı değilim.
-Artık sen ne dersen o, hayatım.

Siz de ABLOG SUBLOG BLOG'a üye olun, hem sevgilinize karşı mahçup olmayın, hem de ipleri elinize alın.

ABLOG SUBLOG BLOG... Atsan atılmaz, satsan satılmaz, artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin...

11 Ağustos 2009 Salı

ERMAN İLE HAFTA İÇİ: THE FINAL EPISODE












Giriş kapısının sürekli açık olduğu binamıza intikal ettikten sonra, kotumun bozuk para cebinden evin anahtarını çıkarmak için büyük efor sarfederim sevgili okurlar. Kilolu olduğum bir zamana denk gelmişse tahmin ettiğinizden çok daha uzun sürebilir, hatta ve hatta evin kapısı önünde kotumu çıkarmama bile sebep olabilir.

Eve girdikten sonra ilk yaptığım iş ellerimi ve yüzümü yıkamaktır, diyeceğim sandığınız için kendinizden utanmalısınız. Üzerimdeki fazlalıklardan kurtulduğum gibi, buzdolabına saldırıp 1lt'lik kolayı kafama dikerim. İçebildiğim kadar içtikten sonra medenileşir, bardağa koyar, şişeyi tekrar buzdolabına koyarım.

Akşam yemeği saatim geldi de geçiyordur bile, çünkü en geç saat 6 da akşam yemeğine oturmam gerekmektedir, sağlıklı yaşam bakımından. Milo ile beraber oturduğumuz akşam yemeğinde, onun menüsü "en birinci guinea pig yemi tropifit",salatalık ve kıvırcıktan oluşurken, benim ise çoğunlukla hamburger köftesi-salata-kola üçlüsünden meydana gelen menüm, bazen annemin ender olsa da pişirdiği bir takım ev yemeklerinden de ibaret olabilir. Dün mesela mis gibi zeytinyağlı taze fasülye vardı, bitmediyse bugün de yerim.

Yemek sonrasında altından kalkamayacağım bir büyüklükte üzerime çöken ağırlık,beni tuttuğu gibi, playstation, blog, ve tv den oluşan şeytan üçgenine sürüklemektedir artık. Birkaç el God Of War, Pes2009 ve Gran Turismo 4 oynadıktan sonra tv de maç varsa ona kanalize olur, yoksa yine bilgisayar başı yaparım.

Saat artık 9pm olmuş ve benim spor hayatım başlamak üzeredir. Evin bir odasına kurduğum spor saloncuğunda body building, sahilde basketbol ve bisiklet sporlarıyla iştigal ettiğim düşünülürse, daha sosyal olduğu için basketbol ilk tercihim olur çoğu zaman. Eskiden gittiğim caddebostan sahilinde basketbol oynayan kesimin, amerikan aksanıya türkçe konuşmaya başlaması ve bir gün "son damla" olarak nitelendirdiğim, attığım bir üçlük sonrası, "hey dostum çok cool üçlüktü, give me five(çak manasına gelir)" şeklinde bir beyanat vermesi, bardağı taşırmakla kalmadı, sabrımı da taşırdı. O günden sonra artık Bostancı sahilde basket oynamaktayım sevgili okurlar. Beden sağlığının yanında ruh sağlığımızı da düşünmeliyiz fikrindeyim.

Bacaklarımda ve kollarımda takat kalmadığını hissettiğim anda artık spor benim için bitme noktasına gelmiştir. Bu şekle gelmeme kadar geçen süre, yaptığım araştırmalar sonucu, hiç dinlenmeden 1.5-2 saat arası bir zaman zarfına tekabül ediyor. Oldu mu size saat 11pm. Artık ninja talimi kıvamında buz gibi bir duş aldıktan sonra, ense yapmaya başlayabilirim.

Ense yapma sürem zıbarana kadar devam edecektir ve muhtemelen 3.5-4 saat sürecektir. Bu esnada msn de sohbet etmek gibisi yoktur sevgili okurlar. Kendinizi geyiğin ve arkadaşlığın pamuk gibi kollarına bırakmak ne güzeldir gecenin bu saatinde. Milo'nun "benimle ilgilen" manasına gelen viklemelerine az da olsa karşılık verebilen organizmam, tabiri caizse "stand-by" durumuna geçmiş ve bir gözü yatağa bakmaktadır.

Evdeki tüm elektronik aletlerin priz ile olan ilişkilerine hunharca son verdikten sonra, en değerli varlığım yastığıma sarılarak son bir kez evi dinlemeye koyulmuşumdur. Herhangi anormal bir ses duymadıysam yastığıma daha da sıkı sarılır hayal kurarak 10 dk içinde uykuya dalmış olurum sevgili okurlar.

Bu serinin son yazısını okuduğunuz için, "to be continued" söylemi artık söz konusu değil ne yazık ki. Umarım eksikliğini hissetmezsiniz, Allah sizi başımdan eksik etmesin canlarım.

+18 HABER: TOKAT ÇOBAN SUCUĞU









Bir son dakika gelişmesi için yayınımıza ara veriyoruz sevgili okurlar. Tokat'ın Reşadiye ilçesinde, resimde gördüğünüz şahıs, çoban kılığına girerek bir çok genç kızı sucuk, birçok büyük ve küçükbaşı da taze ot vaadiyle kandırıp cinsel istismar yoluna gitmektedir.

Gazetelere verdiği boy boy ilanlarda "tokat çoban sucuğu, ev sucuğunu aratmaz" tarzı yaklaşımlarla ticari bir amaç güdmeye çalıştığı imajını veren gözü dönmüş sapık, kendilerini korumak için kıç-kıça vermiş bir çift büyükbaş hayvan, ve ne yazık ki kendisi tarafından yakalanıp sucukla yüzleşmeye götürülen zavallı bir koyunla aynı karede yer almakta.

Şimdi ise hepinizin gözünden kaçan bir ayrıntıyı vererek, bu insan-hayvan tanımayan sapığın takkesini düşürüyoruz. Şimdi sizden resme çok dikkatli bakmanızı, ve kırmızı daire içine aldığımız kısma odaklanmanızı istiyoruz sevgili okurlar. Çocuklarınızı blogdan bir müddet uzak tutun. İşte o dehşetle irkileceğiniz ayrıntı:










Tokat İl Emniyet müdürlüğünden yapılan açıklamada, şahsın görüldüğü yerde derhal polisin aranması ve mümkünse "mangalda hangi marka sucuk daha iyi" muhabbeti açılarak bir müddet oyalanması istenilmekte. Ey Reşadiye halkı, siz siz olun, yabancılardan sucuk kabul etmeyin. Sırada ilgiyle izleyeceğiniz dizi film "Yaprak Sökümü" sezon finaliyle sizlerle.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

ÇEVRİMDIŞI GÖRÜNMEK












Bugünkü konumuz tam da size göre sevgili okurlar. Aslında hepsi size göre ama olsun, bunun yeri bir başka. Dilerseniz her zamanki gibi girizgahtan tasarruf edip hemen konuya intikal edelim.

Günümüzde msn messenger denen program, artık yeni pc'ler ile birlikte "default" olarak yüklenmiş şekilde gelebilecek kadar girdi hayatımıza. Böyle olunca da ister istemez hayatın sanalını yaşamaya başladık hep beraber. Kimseyle tek kelime etmediğimiz, kendi sesimizi bile duymadığımız günlerde msn'de müthiş sosyal konferanslar içinde bulduk kendimizi. Gerçek hayatta yaşayamadığımız, "Ya süperim ben ya, çılgınım, idolüm, batmanim, robinim, ne kadar çok seviliyorum" hissiyatını, sanal dünyada yaşamaya gayret eder olduk.

Yıllar geçipte msn'i özümsedikten sonra bir de baktık ki, "çevrimiçi" olan kişilerin sayısı giderek azalmakta, hatta yok denecek boyutlara gelmekte. Yaptığım istatistiki araştırmada listemdekilerin %70 inin "meşgul", %10'unun "dışarıda", geriye kalanlarında aralarında "öğle yemeğinde, hemen dönecek ve "çevrimdışı göster" durumlarında olduklarını tespit ettim.

Bu durumların normal kullanımları dışında, meallerine gelirsek şöyledir sevgili okurlar. Meşgul: istediğime yazarım, istemediğime yazmam, yazsan da "meşguldüm origami yapıyordum" der, hiçbir şey yapmadığım halde bi yalan uydurur yırtarım. Dışarıda: yazmayın bana, ben istersem yazarım,sürekli dışarıda gözüküyorum ama msn'im açık, ben hakkaten angutum ya, ayrıca agresifim, komplexliyim,civeleğim. Hemen dönecek: cumaya gittim döneceğim, cırcır oldum geleceğim, "annem ucuz bulaşık deterjanı al" dedi birazdan yeteceğim. Telefonda: ya sürekli telefondayım ne kadar çok seviliyorum bir rahat bırakmıyorlar, sosyalin en önde gideniyim arkama bile bakmıyorum, o operatör senin bu operatör benim, ama kimse niye aramıyor beni ya.

Öğle yemeğinde durumuna ise özel bir bölüm açmamız lazım. Bu yazılımı yapan arkadaşlar bu durumu buraya eklerden, neden "kahvaltıdayım", "akşam yemeğindeyim", "sahurdayım", "5 çayındayım", "gece gece atıştırıyorum yine kilo alacağım ama çok zevkli gece yemesi" diye seçenekler koymamışlar, eminim hepimiz düşünmüşüzdür. Sebebi olarak, yapılan araştırmalarda normal psikolojide ve sağlıkta bir insanın,zaman dilimi olarak, messenger kullanırken en fazla öğle yemeği sonrasına sarkacağı, akşam yemeği esnasında messenger da olmayacağı fikri benimsenmiş olabilir diye düşünüyorum. Bizim gibi asosyal toplumları düşünmemeleri gerçekten çok ayıp, ki ben arkadaş listemde 3 ana, 3 ara öğün ve 5 namaz vakti msn kullanan arkadaşlar sahibiyim. "Öğle yemeğinde" durumunun açıklaması ise gayet basit: öğle vakti seçilmişse, gayet de öğle yemeğindeyim, saat 5 ten sonra seçilmişse "öğlen yemeği ne zaman yenir bilemiyorum, galiba gerizekalıyım, aa bakayım hakkaten gerizekalıyım" manasına gelir.

Sıra geldi en tehlikeli olan ve konumuza başlık olan kısma canlarım. Bu kişilere özellikle önlem almanız gerekli sevgili okurlar. Kimden bahsettiğimiz gayet açık(dı dın dın dı dınn); Çevrimdışı göster'ciler.Bu arkadaşlar olduğu gibi görünemeyen veya göründüğü gibi olamayan, tabiri caizse mevlana'nın "sicktear" ettiği kişilerdir. Genelde savunmaları da, "ya şimdi msn'e girince birsürü kişi yazacak, yetişemiyorum , çok seviliyorum, engellemekte istemiyorum, takunyax, tesbik,ninja,sıkörtıl, yobax..." olur. Msn'de sergilemiş olduğu bu çevrimdışı göster durumunu, mümkün olsa hayatın ta kendisinde de ister bu arkadaşlar. "İletişmeyin benle, ben gerekirse sizinle iletişirim, seninle konuştuğumu bir tek sen görüyorsun, ben aslında yokum" modu.

Çevrimdışı görünmek, asıl kafamda canlandırdığım manası ile, masaya yatırdığımızda çok daha farklı boyutlara taşıyabileceğimiz bir durumdur canlarım. Olmadığın bir insan gibi görünmek, çevrimdışı olmanın en büyük örneklerinden biridir mesela. Olay içinde açıklamam icab ederse, bale izlemesini seven bir insan olarak bir gösteriye gidersem ve sessiz sessiz oturup bitince de herkes gibi ayakta alkışlarsam, pekala çevrimdışı gözükmüş olurum. Fakat gösterinin ortasında balete, "dostum balet olmak için fazla iyisin! ne yedinse söyle biz de yiyelim!" veya "adamım ortadayken iyiydi sola kaydı dikkatimiz dağılıyor!" dersem işte o zaman, bedenim yemyeşil olmuş bir şekilde çevrimiçi olarak, toplumdaki yerimi almış olurum. Bir resim sergisinde, o güzelim manasız resimlere bakarken, küçük kanepeler ve ordövler yerine, bigmac'ler, onion rings'ler verilip çevrimiçi olunsa katılım sizce de artmaz mı? Her sergide o küçük ve tadları garip yiyeceklerden verilmesi Kur'an'da mı yazmaktadır veya her ressam bunu mu istemektedir?

Kendin gibi olması hakikaten zor, bol keseden atıyorum gibi gelebilir ama, bir oldun mu da, devam ettirmesi çok kolay sevgili okurlar. Girdiğim her ortamda, "ooo erman manyağı da geldi" şeklinde karşılanmak için uzun zaman uğraş verdim ama sonunda başardım. Eminim siz de bunu başarabilecek kapasitedesinizdir, ne var ki muhtaç olduğunuz serotonin, Kinder Sürpriz'inizdeki sütlü-beyaz çikolatanızda mevcuttur.

Esen kalın mutlu kalın, bir de çevrimdışı gözükenleri gösteren bi program vardı, onu download edip hepsini tespit edin, ağzınıza geleni söyleyin ben arkanızdayım pek muhterem okurlarım.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

ERMAN İLE HAFTA İÇİ: EPISODE II











Laf aramızda Şişli Belediyesi'nde çalışmaktayım sevgili okurlar. Elektronik kapıdan geçtikten sonra yüzünü gördüğüm ilk insan genelde güvenlik görevlisi olur. Kulağımda kulaklık olmasından ötürü hafif bir gülümsemeyle geçiştirdiğim selam faslını atlattıktan sonra "asansör savaşları"ndaki yerimi alırım. Bu herkesin tek başına savaştığı, online savaş oyunlarını andıran(bkz. WOW) üst katlara ulaşma savaşı, her zamanki gibi hiç de kolay olmayacaktır. Elini sallasan müdüre ve başkana çarptığı bir ortamda asansörde kendine yer bulmak hiç ama hiç de kolay değildir.

Savaştan zaferle ayrıldıktan sonra 11. kattaki birimime ulaşmanın verdiği mutluluk ile, Fenerbahçe aksesuarları ile süslediğim masama oturur, günün gelişen olaylarını internetten takip ettikten sonra, size daha önceki yazımda söylemeyi unuttuğum, iş yerime 50mt uzaklıktaki, beni gördüğü anda "bir simit, bir de çatal paketleyerek" benden 1.5tl tedarik eden simitçimden aldığım kahvaltımı çay eşliğinde yemeye başlarım. Kahvaltı esnasında ise facebook, donanimhaber ve sahibinden.com üçgeninde takılmak da boynumun borcudur adeta.

Kamu sektöründe çalışmak, kimsenin yaşamadan öğrenemeyeceği bir hayat dersidir sevgili okurlar. Memur tayfasının kendine has duygu ve düşünceleri, onları diğerlerinden uzak ara ayırmaktadır. O yüzden KPSS'ye girmeyi 2 defa düşünün, çünkü insanlar arasında "X-men" ne ise çalışma hayatında memur da O'dur. Bu konuya derinlemesine nüfuz etmenin saatlerimizi alacağını düşündüğümden, kahvaltı sonrası ile devam etmek istiyorum yüksek müsadenizle.

Kahvaltımı bitirir bitirmez ağzımı ve masamı susamlardan arındırdıktan sonra , veya esnasında, herhangi bir iş gelmişse, akabinde hemen onu yapmaya koyulurum. Kaytarmanın ve üşenmenin yapısında olduğu ve bu gereksinimi iliklerine kadar hisseden bir canlı olan ben, mümkün olduğu kadar etliye ve sütlüye karışmayan, fakat bir iş verildiğinde de minimum sürede optimum bir şekilde bitirme gayreti içinde olmanın gururunu yaşamaktayım. Felsefe olarak benimsediğim, "bir işi ya tam yap, ya hiç yapma" sözü bunda tabii ki en etkin rolü oynamaktadır.

Herhangi bir "erman" sesi duymadığım sürece tüm belediye çalışanları gibi, bilgisayarımı oyun amaçlı kullanırım. Memurların boş vakitlerinde, genelde "butterfly escape" oynadığı ve oyunda geçtikleri "level"ler ile, birbirlerine "memuriyet sınıflarıyla" atmadıkları havayı attıklarını gördüğüm zaman zarfında, ben Konami'nin çalışanlarının gözlerinden öpmem hissini uyandıran, "Pes 2009" oyunundandan yana kullanırım oyumu. Fenerbahçe ile şampiyonlar ligi kupasını zorlamanın dayanılmaz hazzı, yeri geldiğinde Alex'i bile oyundan almama neden olur kimi zaman.

Anti parantez şu an buradan Konami'ye seslenmek de geldi içimden. Bakın değerli Konami çalışanları; Alex o kadar çabuk yorulmuyor, lütfen yeni bir patch yapın ve bu sorunu giderin, çünkü o adam sadece koşmayı sevmiyor o kadar. 90. dakikada verin ayağına lezzetli bir pas sonra görün bakalım yorulmuş mu, yorulmamış mı? Maç kasetlerini daha dikkatli izlemenizi önerir, başarılarınızın devamını dilerim.

Normal şartlar altında öğleden sonra okula doğru yelken açmam gerekirdi ki, maalesef yaz dönemine girdiğimiz için ilim irfan yuvama bu aralar gitmemekteyim sevgili okurlar. Bunun eksikliğini de tüm benliğimle yaşamaktayım, çünkü ben "uzun zaman ayrı kaldığında, okulu sevemese bile özleyenler"denim canlarım. Korkunç makina fakültesi bile bu aralar bana, "sadece tek erkek öğrencinin ben olduğum bir moda tasarımı bölümü" gibi gelmekte.

Çalışmalar,duygular ve düşünceler bünyeyi öyle bir meşgul eder, saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri öyle bir hızlı kovalar ki, aşırı yağlı pişirilmesinden ötürü çıkmadığım öğle yemeği esnasında harcayacağım süre bile çoktan geçmiş, ve mesai olarak bize ayırılan sürenin sonuna gelmişizdir bile. Servis şöförünün "benzin gider" düşüncesiyle açmadığı klima aklıma düştüğünde, camı sürekli açık olan şöför koltuğunun arkasındaki koltuğu kapma yarışının içinde bulurum kendimi. Kimselere yedirmem o koltuğu, kimselere.

Koltuktaki yerimi aldığımda AC/DC dinleyerek uykuya dalmak en büyük hobilerim arasında çoktan yerleşti sevgili okurlar, keza bu işyerindeki 3. senemdeyim. Şöförler, servisler, koltuklar sürekli değişti ama, uyku müziğim asla. Vücut saatimin mükemmeliğiyle eve gelmeden bir durak önce uyanan ben, uykulu gözlerle "iyi akşamlar" diyerek servisten inerek toprağa ayak basarım. Spora başladımsa dosdoğru eve giderim, başlamadımsa dosdoğru pastaneye gider ve "tombul bir ayçöreği" alırım ondan sonra eve yönelirim canlarım. Bazen 2 tane de aldığım olmuştur, "yeni çıktı bunlar abi" denirse.

Mahalle sınırları içerisine girdiğimde ise, sanki bütün mahalle beni izliyormuşçasına, podyumda yürüyen bir manken edasıyla yürümeye başlarım. Hiperaktifliğin verdiği "iguanasal gözlerle etrafta her olan biteni izleme" işlemini bitirdikten sonra evimin balkonunun altından apartıman kapısına yönelmişimdir ki, milo(maylo) nun sesini "vik vik vik vik" şeklinde duyabiliyorumdur artık.

To be continued...

7 Ağustos 2009 Cuma

HAYATIN EN BİRİNCİ ZEVKİ!!!

















Bugün blogum için malzeme avındayken çok ilginç bir reklamla karşılaştım sevgili okurlar.Bu reklamın ne zaman yayınlandığını bilemeyeceğim ama, gördüğüm anda özel bir ürün olduğunu hissettiğim ve okuyup olaya hakim olduğumda akıl sağlığımı tehlikeye sokan bu fantastik ürünü hepinizle paylaşmak istedim. Hayatın en birinci zevki neymiş hep birlikte analiz edelim. Resmin boyutu ile alakalı olarak okuyamadığınızı düşündüğüm için yazanları aynen aktarıyorum canlarım.

Hayatın en birinci zevki!

25000 bayandan aldığımız teşekkür mektuplarında diyorlar ki;

Adet zamanlarımız için icat etmiş olduğunuz femil ve bağlarını yalnız o zamanlarımızda değil, temiz olduğumuz zamanlarda bile seve seve ve zevkle kullanıyoruz ve hakikaten hayatın en lezzetli anlarını yaşıyor ve yumuşak, temiz, ufak, sıcak, misli görülmemiş ihtirasınızdan dolayı size candan teşekkür ediyoruz.

Müessesemiz bu samimi mektuplarla müftehirdir.

Şimdi sevgili okurlar, öncelikle bu nasıl bir sapıklıktır tam manasıyla çözebilmiş değilim, ama komplo teorileri üretmekte pek de geç kalmadım. Firma sahibinin fetişsel olarak üretim yaptığı fikri tüm bedenimi işgal etmiş durumda. Keza 25000 bayanın teşekkür mektuplarının özeti niteliğindeki mektup, tamamiyle fantazisel bi üslupla yazılmış, bilimsellikle uzaktan yakından ilişkisi olmayan, uzun dönem askerliğinin son ayında olan veya hapishanede uzun yıllarını geçirmiş bir adamın okuduğunda intihara sürüklenebileceği derecede yüksek tahrik içeren, soğuk kış aylarını yaza çevirebilecek güçte bir" emanuelle repliği" tadı taşımaktadır.

Hayatın en lezzetli anlarını yaşamak ne demektir ya, bu nasıl bi üründür ki anlatımı insana "kadın olmak varmış ulan" dedirtir. Bayan arkadaşlardan yaşları kaç olursa olsun hayatlarının en lezzetli anını düşünmelerini istiyorum şu an. Femil ve bağlarının sizce artısı ne olabilir diye de bir yandan düşünmeyi unutmayın.

Hayatının en lezzetli anını Disneyland'da hız trenine bindiğinde yaşamış bir bayan, aynı trendeyken femil ve bağlarını kullanıyor olsaydı, lezzetsel anlamda nirvanaya mı ulaşırdı, bilinmez ama şu anki tarih itibariyle bunu asla bilemeyeceğiz.

Diğer bir örnekte hayatının en lezzetli anı, "üniversiteden birincilikle mezun olurken yaptığı konuşma" olan bir bayanın femil ve bağları takılıyken yaptığı konuşma da kimbilir nasıl olurdu? "Arkadaşlar, ooohhh amannnn, bugün hepimiz için mmmmmm ooouuvv, çok önemli aaaaaahhh eveet, bir günnn off off off oooh..."

Çok ihtiras gördüm ama, "yumuşak, temiz, ufak, sıcak, misli görülmemiş ihtiras" ne gördüm ne duydum ne de yaşadım sevgili okurlar. İnsan okurken bile tüyleri ürperiyor. "Ya muhakkak bu ürünün içinde extra birşey var abi" düşüncesi bu noktada tüm benliğimizi sarmakta. Bu noktadaki teorim de "insanı kafadan koparan" bir merhemin ürünün iç yüzeyine tatbik edilmiş olması. Resim çizim olduğu için ürünü dikkatli inceleme şansımız olmuyor ne yazık ki.

Resimdeki hacı görünümlü mama hissi uyandıran teyze de, başörtüsü altında ürünün ticaretini gayet rahat yapmakta. Yüzü de gülüyor demekki işleri iyi. 25000 bayanın meçhul sonunun vebaliyle öteki tarafta başına neler gelir bilinmez ama alttaki resimdeki istiridye kabuğu da gözümden kaçmış değil canlarım.

Konuyu son olarak komplo teorimle kapatıyorum sevgili okurlar. Sapık firma sahibi," annesinin kılığına girip yıllarca ziraat bankasından emekli maaşını çeken adam" tarzı bir yaklaşımla, içerisine istiridyeden elde edilmiş bir tür "cinsel istek artırıcı merhem" tatbik edilmiş olan, bir tür "she-ra" kemeri satarak, 25000 bayanı raydan çıkarmıştır. Siz siz olun böyle oyunlara gelmeyin, yabancılardan femil ve bağları kabul etmeyin.

6 Ağustos 2009 Perşembe

ERMAN İLE HAFTA İÇİ: EPISODE I






Sevgili okurlarım, an itibariyle değinmek istediğim mevzu, hafta içine tekabül eden bir günde neler yaşadığımı sizinle paylaşmak istek ve arzusunda olmam. İsterseniz girizgahı uzatmadan başlayalım, bakalım yazı bize neler gösterecek.

Happy tree friends’in müziğini alarm yaptığımdan beri sabah uyanması bayağı kolay olmaya başladı. Yastığıma son kez, Hun Türkü Tarkan’ın vikinglere karşı olduğu filmdeki oyuncak ahtapotun Ursula’ya sarıldığı gibi sarıldıktan sonra, çektiğim besmeleyle, yumruk atılmış hacıyatmazın geri gelmesi çevikliğinde yatağımdan fırlar, kazandığım ivmeyle doğruca banyoya gider, gerekli işlemlerden sonra giyinmeye tekrar odama gelirim. Akşamdan giyeceklerini hazırlayan yapım sayesinde evden çıkmakta hiç zorlanmayan, fakat güneş gözlüğü-mp3 player-akbil ve para dörtlemesinden birisini muhakkak unutup geri dönüp alan zat-ı şahanem, bu kısa zaman zarfında da Fred Çakmaktaş kıvamında mırıl mırıl söver.

Ben de bir çok türk genci gibi, çoğu günler aynı şeyleri yaptığını düşünen “yarı-öğrenci, yarı-sözleşmeli çalışan” bir T.C. vatandaşıyım sevgili okurlar. Müfit adında kendim dizayn ettiğim bir chopper’ım olmasına rağmen uykulu ve dikkati dağınık bir şekilde kullanmak istemediğimden, Kadıköy’e kadar otobüsle giden, oradan vapurla Beşiktaş’a geçen ve yine akabinde bir otobüsle Zincirlikuyu’ya aktarılan bir “akbil” bağımlısıyım diyebilirim. İlk çıktığında alanlardanım ayrıca akbili. O güzelim “di-dı-dit” sesini duymaz isem o gün benim için bir şey ifade etmez desem herhalde abartmış olmam. Toplu taşımdaki en büyük kabusum ise o, “dı-ri-dıt, dı-ri-dıt, dı-ri-dıt” üçlemesi şeklinde duyulan “kontör yetersiz” midisidir. Geceleri bazen ter içinde uyandırabilir bu midi beni. “Ohh neyse ki bir kabusmuş, hala akbilim dolu” nidalarıyla yastığa daha sıkı sarılıp devam ederim uykuma. Aklına takılanlar olabilir aydınlatma ihtiyacı hissettim, ve evet ben yastığa sarılarak cenin pozisyonunda uyuyanlardanım.

İlk göz ağrım ve vazgeçilmezim “17” numaralı “Kadıköy-Pendik” hattı, uzunluğuna ve yolculuk süresine bakıldığında, sosyal ilişkilere ve toplumsal hayata sayısız katkısı olan güzide bir hattır. Bu hatta tanışıp evlenenler, sevgili olanlar, aynı müziği dinlediğini ve ya müzik aletini çaldığını fark edip arkadaş olanlar, hattın kalabalık bir anında bir türlü kısmet olmayan cinselliğini yaşayanlar, kavgaya karışıp yaralananlar, ölenler, birbirinin pasosundan isimlerini görüp Facebook’tan ekleyip “poke” yapanlar, yaşlılara, hamilelere ve emeklilere yer verip hayır duası alıp zengin olanlar, “uyuyor numarası” yapıp ve ya “yeşil otobüslerde cep telefonuyla konuşup” beddua alıp iki yakası bir araya gelmeyenler, ve daha niceleri bu hattın hayatımıza kattığı bir takım renkli ilişkiler içerisindedir. İçerisinde olmaktan ya da izlemekten büyük keyif aldığım olaylardır bunların bir kısmı. Muhatap olduğum durumlar ise genelde, “biraz ilerler misiniz?”, kapı önündeysem “siz inecek misiniz?”, müzik dinliyorsam “sesini biraz kısabilir misiniz?”, yeşil otobüslerde mesaj atıyorsam “telefonu kapatır mısınız lütfen” ve ya “cık cık cık”, yaşlı ve kısa boylu insanlarla yan yana ya da sırt sırtaysam “oğlum Sahrayıcedid (v.b.) durağını geçtik mi?”, orta kapıdan binenler varsa “hocam, şu akbilleri bi uzatır mısın elden ele?” tarzı bir takım genel yaklaşımlardan öteye gitmez.


Özellikle değinmek istediğim bir nokta var ki sadece 17 nolu hatta özel değil, tüm toplu taşım araçlarında sıkça görülen, esasında ciddi bir cinsel taciz durumu olan “fort” vakasıdır. Vaka-i fortiye diye bahsedebileceğimiz, bu “her şey insanlar için" tezinin dışında tutmak istediğim durum, benim şahsen sinir sistemimi, gördüğüm anda tetik tetik tetiklemektedir. Bu duruma maruz kalıp ne yapacaklarını bilemeyen genç kızlara yer vermek sureti ile gönüllerinde taht kurmuşluğum da çok vardır, yapanları tuttuğum gibi orta kapıyı açtırıp, aracın dışına fırlattığımda. Eski otobüslerde kapının orta bölümünde yolu ikiye ayıran bir “tutacak” olduğundan onlarda atması daha zor oluyor, anti parantez buradan sayın Kadir Topbaş’a takdirlerimi iletiyorum ki bu klimalı ve geniş kapılı otobüsleri hizmetimize sundu, biz de bu serin ve iyonize ortamda fortçuları rahat rahat tekmeleyip, yumruklayıp, tabiri caizse "sicktear" edebiliyoruz. “No fort, no cry” tişörtü de yaptıracaktım ama “insan içinde giyemem” dedim vazgeçtim sonradan. Tişört dedim de aklıma intikal etti, otobüsün birinde birgün, üzerinde sadece mavi renkte Ford amblemi olan beyaz tişörtüyle camdan bakan orta yaşlarda bir adam görmüştümde, dumura uğramıştım saniyenin binde biri, bunu da söylemeden geçemeyeceğim.

Kadıköy-Beşiktaş vapurunun olayı ise daha bir başkadır. Henüz iskeleden içeri adımınızı atar atmaz, güzel kızlar ve oğlanlar görmeye başlarsınız. Bunda Mimar Sinan, Yıldız Teknik, ve İstanbul Teknik(benim okulum, güzel okulum) Üniversitelerinin kampüslerinin Beşiktaş’a olan yakın yerleşimi başlıca rolü oynamaktadır. Hemen yaslanılacak bir duvar veya kolon bulunarak etraf kesilmeye başlanır iskelede. Yaslanmadan olmaz, çünkü bu insanın özgüvenini arttırır. Gerekli el ve ayak duruş koordinasyonu da sağlandı mı tadıyla yenilmez bir “kesicisinizdir” artık. Kapılar açıldıktan sonra peşine takılıp, 25dk’lık seyahat boyunca yanında ve yöresinde oturup, kaçamak kesişip özgüven tazeleyeceğiniz partneri buldunuz mu, sıkılmadan seyahat etmeniz kaçınılmazdır. Ben mesela genelde, converse(vans)-skinny kot-baskılı tişört ve yakışan bir güneş gözlüğü kombinasyonlu, fiziği düzgün lalelerin peşinden giderim bu tip zamanlarda. “En çok beni beğenmeliler, en çok beni” dürtüsünün kurbanlarıyız bir nevi.

Vapurda, "taze sıkılmış portakal suyu 1 lira" şeklinde dolaşan önlüklü gıda sektörü çalışanları, cümlenin sonunda söyledikleri "1 lira" bölümünü es geçmeye başladıklarından beri birşeylerin eskisi gibi gitmeyeceğini anlamıştım. Meğersem 1.5 lira olmuş, dilleri varmıyormuş söylemeye.Ben olsam ben de utanırım 200ml portakal suyu 1.5 lira demeye, yaşanmaz artık bu ülkede yaşanmaz. Birgün simitle beraber aldım, baktım portakal suyu simide "oğlum ben senin 2 katın değerliyim lan sen kimsin susamlı karbonhidrat yığını" şeklinde ezer yapıyo, o günden beri ayrana döndüm.

Kahvaltı tadındaki yiyeceklerimizi bizi kesenlere rezil olmamak adına yavaş yavaş ve dökmeden yemeye çalışırken girdiğimiz "alışık olmadığımız durum" tribi, "acaba anlaşılıyor mudur rol yaptığım" hissiyle birleşince, bilhassa bayanlarda oldukça komik ve bir o kadar sevimli bir yüz ifadesi takındırıyor ister istemez. Güneş gözlüğümüz varsa eğer bir çok açıdan bizi kurtarabilen bi aksesuar olduğunun farkına varmışızdır mutlaka. Vapurdaki ağır çekim kahvaltı esnasındaki ruh halimizi belli etmeyen güneş gözlüğümüz, "acaba bakıyor mu?" düşüncesini de beynimizden siler atar, acımaz. Belirli bir yöne çevirdiğimiz kafamız ve aksi yönde olan "kesişme partnerimize" döndürdüğümüz, "dışardan bakıldığında" görünmeyen gözlerimiz, kafamızdaki bu soru işaretini az bir zaman sonra silecektir tamamen. Bir de bakarız ki partnerimiz ayağa kalkmış çıkışa doğru ilerliyor, uyanırız birden, artık 25dk'lık yolculuğumuzun sonuna gelmiş, vapurumuz Beşiktaş iskelesine zor da olsa yanaşmıştır.


Beşiktaş’a indikten sonra hayat artık daha yaşanılasıdır. "İpini koparmaya hazır" durumda bekliyor gibi görünen vapurun bir sonraki yolcularına, “biz geldik, bekleyin birazdan çözecekler ipinizi” bakışını attıktan sonra hızla otobüs durağının içinden geçip, ömrünün %70 ini kırmızı yanarak geçiren trafik lambasından da sıyrıldık mı, artık o, garip heykelli meydandayız demektir. Kesiştiğimiz partnerimize “sana Dolmabahçe yolları bana Barbaroslar” dedikten sonra 3 boğumlu otobüs durağına gelmişizdir bile. %80 inin Zincirlikuyu’ya uğradığını tahmin ettiğim otobüslerin herhangi birisine atladığımız gibi kendimizi 10dk içinde istediğimiz yerde bulmamız içten bile değildir.

Zincirlikuyu’ya vardığımızda, üst geçitten geçip Mecidiyeköy istikametine devam ederken, geçidin iniş yolu üzerinde her gün 50 kuruş verdiğim gözleri görmeyen, org çalan amcaya rastlamamamız neredeyse imkansızdır sevgili okurlar. Onu da geçtikten sonra 10dk’lık yürüyüş mesafesini, birbirinden janti ve bakımlı işadamları, derin yırtmaçlı ve göğüs dekolteli iş kadınları ile yürüdükten sonra, artık işyerim beni “bilinmeyen bir güç gibi” kendine doğru çekmeye başlamıştır bile…

To be continued.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

FANTAZİ-ROCK MÜZİĞİN PRENSİ ERMAN


Çalışmalarını aralıksız sürdüren Prens Erman'dan, duyanları şok edecek bir albüm, raflardaki yerini aldı bile. Kendi müzik türünün dışındaki ilk çalışması olan "Arayı Arayı, Bulsam Crack'ini" şimdiden herkesin beğenisini kazanmış durumda. Prens Erman bu konuda yaptığı açıklamasında, "tasavvuf-rock benim profesyonellik alanım olan bir müzik türü değil ancak Berat kandilinde çıkardığım bu albümle bir çok kişiye mesaj vermek istiyorum, umarım beğenirsiniz, hayırlı kandiller." dedi.

Prens Erman'ın kendi plak şirketi olan Akerman Music Corp. tan piyasaya çıkan albümdeki parça isimleri ise şöyle:

A-
1-Arayı arayı, bulsam crackini
2-Online oynayalım efendim
3-Hackerlık baştadır tacda değil
4-Şol cennetin downloadları akar terrabyte terrabyte
5-Gelin gidelim Cebit yoluna

B-
1-Sordum sarı chip'e
2-Alemler amd'ye gark oldu
3-Ben bu cpu'yu bilmez idim
4-Adı güzel kendi güzel Bill Gates
5-Ben oynarım Nvidia Nvidia

Tükenmeden alın...

Yaşasın Masal Saati Volume 4: ERmanGENEKON







Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde falan filan,bir sürü birşeyden sonra, bir "bikini kasabası" vamış. Bu kasabada yönetimi ele geçirmeye çalışan çok gizli bir örgüt varmış. Kasaba polisi de belediye başkanının desteği ile bu olayı araştırmaya başlamış. İlk dalgada ele geçirilen Bay Yengeç ve Squidward, Patrick için çalıştıklarını söylemişler. Fakat heryeri arayan polis Patrick'i bulamamış. Demişler ki, "biz ikinci bir dalga yapalım belki o zaman buluruz". Polisin tetiklediği büyük bir yolcu gemisinin yarattığı dalga ile de su pokemonlarından Fettullah Gülben'i yakalamışlar. Çıktığı he programda sular seller gibi ağlayan Feto, "bu işin arkasında Patrick var" diyerek bir kez daha polisi zor durumda bırakmış. Her taşın altından Patrick çıkıyormuş çünkü o zaten bi deniz yıldızıymış ve taşların altında yaşıyormuş. O dalga senin, bu dalga benim derken "çağdaş ananas evleri destekleme vakfı" kurucusu Sponge Bob'ı bile içeriye almışlar. O da "avukatım Sandy ile görüşmek istiyorum" deyince, polis de, "olmaz bizim sana tuttuğumuz avukatla görüşebilirsin, o da sünger gibi içer" demişler. Akşam nevaleyi alan avukat Tangeli'yle beraber, Dolapdere Big Bang'i aldığı gibi, Sünger Bob'un hücresine gelmiş. Efendim bir fasıl, bir göbek derken sabah olmuş. Sabah, aldığı alkolün etkisiyle ifadesinde iyice saçmalayan Sünger Bob suçu Mehmet Ali Mirand'a atarak, "konuşurken arada "eeeee" diyerek zaman kazanıp herşeyi o planladı" demiş. Akabinde yapılan meksika dalgası ile 3 stadyum dolusu insan ele geçiren polis, Aziz Yıldırım'a "sorgu için Şükrü Saraçoğlu'nun kapasitesini 165.000 e çıkaralım" demiş. Aziz Yıldırım'da, Mehmet Topuz'dan, Beckham yaratmak isteyince ortalık iyice karışmış. Araya giren Adnan Kolat koyayım da tur at, Ardo için 20 milyon avro başlık parası istemiş. Bunun üzerine polis, "dalgalar elimizde elimiz neremizde" nidalarıyla tutuklama manyağı olmuş ve Metin Aromat'a kadar uzanmışlar. "Hazır uzandık,bir kaç saat kestirelim" derken bir de nolmuş dersiniz? Birden bire, "begüm begüm huu suçu kendine at beybii" diyerek su altı yaşamına son veren Ferhat Gözel, herşeyin üstüne bir sünger çekmiş. "Ben bunun altında kalmam" diyen Prof. Dr Ahmet Yaranki, her sabah bir Scotch Bright kaynatarak içmenin, hayat sigortacılarına vurulacak en büyük darbe olduğunu dile getirmiş. Coach Alyanz'dan gelen bir ekip Ahmet Yaranki'ye, "Yaranki Yaranki söyle sen kimsin? Coach üniversitesi .....ne girsin" diye tezahürat yapınca, ortam gerilmiş. Gerilmiş ortamdan ok gibi fırlayan Coyote son bir kez olsun, Road Runner'ı yakalarım düşüncesiyle hareket etse de "mip mip piuvvv" die kaçan Road Runner umreye gitmiş. Dönüşe getirdiği, seccade, tespih ve zemzemleri, Warner Kros'tan yakın arkadaşlarına veren Road Runner, ateist olan ve dinimizce haram olan Domuzcuk Elmer'ı kızdırınca, ağzına geleni söölien Elmer, Tayyeap'i çileden çıkarmış. "Çizgi filmlerimizin hiçbirinde domuz ve katkısı yoktur" diyen Tayyeap, "seninle one minute umutlandırıyor beni" şarkısını söyleyince, meclisteki ölü sayısı 350 yi geçmiş ve böylece iktidardan düşmüş. Olay karşısındaki sevinciyle dayanamayıp sessizliğini bozan Deniz Baykuş, "oh canıma değsin, yağlarım eridi" deyince, aslında öyle olmadığı, lipo-suction yaptırdığı anlaşılmış. Bikini Kasabası'ndaki bu gelişmeler, bikini satışlarını tavana vurdurmuş,dolar düşmüş, avro kalkmış, liret konmuş, riyal yemiş, lira da "hani bana hani bana" demiş. Gel zaman git zaman sular durulunca, "bu operasyona bi isim verilmeli" diyen ünlü gazeteci-yazar,balerin, astronot, gurme, kovboy, eskrimci, sünger avcısı, doktor, şarkıcı Ferhat Göçen, "biri bana versin, o da sensin" diye sapıklaşarak, herşeyden, ünlü masal yazarı Erman'ı sorumlu tutunca,Bikini Kasabası halkı arasında yapılan oylamada, operasyon adı "ermangenekon" olarak benimsenmiş. Sonra gel zaman git zaman dilden dile değişim göstererek, "ermangenekon", "ermagenekon", "ermgenekon", ve son olarak da, şimdiki haliyle "ergenekon" olarak bizlere kadar ulaşmış. Gökten 3 tam bir bölü iki elma düşmüş, bir bölü ikisiyle kestane takas etmişiz, geriye kalanın 3 bölü dördü ile meyve salatası yapmışız, şu anda kaç elmamız kalmış bilin bakalım, bilenler arasında paylaşsın, ısırırken de sıçratmasın sonra heryer yapış yapış oluyor, ben siliyorum.

4 Ağustos 2009 Salı

Yaşasın Masal Saati Volume 3: ÜÇ KÜÇÜK DOMUZCUK









Bir varmış bir yokmuş. Uzak mı yakın mı tam olarak kestirilemeyen bir diyarda bir "burmacı" varmış. Daha sonra çok tutmuş, yanına bir burmacı daha açılmış. Müşteriler de rekabet kızışınca Mr. Muscle'ı çağırıp hangisinin daha hijyenik olduğunu sormuşlar. Mr. Muscle da taytının üzerine giydiği doktor önlüğünün verdiği karizmayla, gerekli analizleri tamamladıktan sonra kazanan burmacıya dönmüş ve "ikinizin de adı burma, bu böyle olmaz senin adın bundan soora "diyar burma" olsun" demiş. Pek bi sevinen burmacı "tamam o zaman yeni ismimizle yapacağım açılışa Ajdar'la, fenni sünnetçi Kemal Özkan'ı çağıracağım, ayrıca kurbağa Kermit de açılışı sunacak" demiş. Bu olaya çok sevinen ahalinin arasında çıkan çatışmada 14 kişi ne ağır ne de hafif yaralanmış. Bu kişilerden biri de Nihat Doğan'mış ve çok sinirlenip "bunu siz istediniz" diyerek yaptığı "sinüs atmış kosinüs tutmuş" esprisiyle 32 kişide kişilik bozukluğu , 24 kişide geçici hafıza kaybı ve 46 kişide basura neden olmuş. Basur memelerini doktor zannettikleri Mr Muscle'a gösteren ahali bir sonuç alamasa da en azından denemenin verdiği iç huzuruyla başka gösterecek bir doktor aramaya koyulmuş. O sırada ordan geçen Dr. Renault olaya salatalık sütü ile müdahale etmek istese de, ahalinin "lan nimeti kıçımıza mı sürcez iblis" yaklaşımıyla karşı karşıya kalarak canını zor kurtarmış. Olaylardan çok etkilenen Nihat Doğan "buna ben sebep oldum belki bi espriyle tekrar sizi eski halinize döndürebilirim" diyerek Pokemon'ların tepkisini çekmiş. "Bu adam çok fazla oldu artık" diyerek "ice punch" saldırısını yapan Snorlax, Nihat Doğan'ın gözlerini "x x" şekline getirmiş. Tam herşey bitti derken sevgilisini o halde gören Didem Uzel, "onun kanını yerde bırakmam alın baqalım "Bir gün şantiyede çalışıyoruz.Ben kamyonu kullanıyorum leonardo da vinci" diyerek pokemon neslinin yok olmasına neden olmuş. Bu durum karşısında ne yapacağını bilemeyen pokemon antrenörü Ash, Adanademirspor ile 2+ 1 yıl opsiyonlu sözleşme imzalamış. Yılmaz Vural da bunun üzerine "biz Daum'la aynı okuldan mezun olduk ama benim değerim hala bilinmiyo" şeklinde bi açıklama yapmış ve eleştiri oklarına hedef olmuş. Okları atması için tutulan okçu, meğersem Daniel Guiza'ymış. Gol başına mukavele imzalayan ve sezonun ilk yarısını 4 golle tamamlayan ispanyol yıldız, futboldan arta kalan zamanlarda, "hedefiyle oynanmış mantar tabancasıyla dalgalı denizde balon vurdurma" ve "kiralık okçuluk" işlerinde çalışıyormuş. Yılmaz Vuralı ıskalıyan oklardan bir tanesi, marketlerde aniden beliren ve "bu kadın hala ölmedi mi ya" dedirten, Ayşe Teyze'ye isabet edince botoxla davul gibi gerdirdiği derisi cırttt diye yırtılmış. Büyük bir şans eseri neyse ki, Nip Tuck ekibinden Sean , "ben bu karıya elimi bile sürmem" diyerek türk halkına derin bir nefes aldırmış. En ilginci ise bu olanlar herkesin telefonuna bir anda sms olarak gelmiştir ki bunun tek sebebi de Gossip Girl'müş. "aman be yok efendim Blair, Chuck'a vermiş , yok Dan, Serena'yı eve atmış yeter be dedikodunun hası burdaymış ben nelerle uğraşıyor muşum be!" demiş ve türk magazin haberciliğine yeni bir "hızlı hızlı soluk alıp verme olayı" olarak girmiştir.Akabinde "vay anasını olaya bak" diyen Ajdar , davete seve seve katılacağı haberini basın yayın organları yardımıyla herkese duyurmuş. Aynı zaman diliminde, "bittiği halde okeye dönen" Kermit ve ikinci el notebook ilanlarına bakan Kemal Özkan da yaptıkları açıklamalarla davetteki yerlerini alıcaklarını duyurmuşlar. Ama bu durumdan memnun olmayan biri daha varmış ki, o da Michael Scofield'miş. "Beni nasıl olurda çağırmazlar" diye depresyona girmiş ve "saçlarını uzatmak suretiyle" bütün karizmasını kaybederek can vermiş. Büyük açılıştan önce cenazede bi araya gelen ünlüler arasında öne çıkan Pepe Le Pew kokusuyla törenin uzamasını önlemiş. Yatmışlar, kalkmışlar ertesi gün olmuş. Büyük açılış başlarken Kermit sahne almak istese de Piggy buna izin vermeyerek Kermit'ten bir fransız öpücüğü almış. Galayana gelen ahali de Piggy'yi kefenle toprağa gömüp taşlayarak öldürmüşler. Gördüqleri karşısında cinnet geçiren Ajdar, Kemal Özkan'ın büyük çabasına rağmen sahneye çıkmış ve "kon kon" adlı parçayı seslendirerek soykırım yapmış. Ağır işittiği için ölmeyerek sakat kalan Kemal Özkan' da "ben zaten sünnete karşıyım, gençlerin önünü kesmeyelim" diyerek öte-nazi yapmış ama o bölgede bir daha bitki bile yetişmemiş. Soğuk hava dalgasından etkilenen gökten 3 küçük domuzcuk düşmüş ama onlar da haram olduğu için masalı okuyan ilk 3 gayrimüslimin olsun sevigili okurlar. Ameno.

FANTAZİ-ROCK MÜZİĞİN PRENSİ ERMAN


Fantazi-Rock müzik severlere süper bir haberimiz var. Prens Erman'ın ikinci albümü, ilkinin üzerinden çok kısa bir zaman geçmesine rağmen, müzik marketlerdeki yerini aldı. Bildiğiniz gibi ilk albümünü Jokerler Müzik'ten çıkaran Erman, ikinci albümünü, ilk albümün hasılatından kazandığı parayla açtığı kendi müzik şirketi Akerman Music Corp.' tan çıkardı. Piyasaya ilk olarak Prenses Irmak'la giren müzik şirketi, büyük bir sükse yaparak adından çok söz ettirmişti. Prens Erman'a hem sanat hem de ticaret hayatında başarılar diliyoruz.

İşte yeni albüm Akerman Music Corp. farkıyla sizlerle: İndim Server Başına, Virüs Çıktı Karşıma.

A-
1-İstedim wermediler, macbook air'ın yok dediler
2-Oğlumuzun adı chatin
3-Seni ben linux kurasın diye mi sevdim?
4-
İkimiz bir pc'nin central processing unit'iyiz
5-
Vga bağlandım olmadı, hdmi bağlandım tanımadı

B-
1-
İndim server başına, virüs çıktı karşıma
2-
Kuzey köprüsü sen, güney köprüsü ben
3-Ağlama değmez hayat, bu overclock tutkusuna
4-Kalbimi flashlarken yaktım
5-
Yarimle dual bağla beni ey rabbim

Tüm seçkin müzik marketlerde...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails