26 Aralık 2009 Cumartesi

FANTAZİ-ROCK MÜZİĞİN PRENSİ ERMAN




















Sıkı durun Prens Erman hayranları, çünkü sizlere müthiş bir sürprizimiz var. Prens Erman son albümü "Önce Allah'a sonra Bill Gates'e Emanet Ol Sevdiceğim" adlı albümüyle müzik piyasalarını alt üst etmeye hazır. Bizim için de sürpriz olan bu albümde birbirinden hit parçalar gönüllerde taht kuracağa benziyor. Yeni albümü için "Sanatımda bir masterpiece" diyen Prens Erman, albümünü tüm sevenlerine ithaf ettiğini söylüyor. Kısa sürede tükenmesi beklenen bu muhteşem albümü sakın kaçırmayın sevgili okurlarım. İşte parçalar;

A-
1-Yarin Sık kullanılanlar'ında geçti gitti, benim şu kısacık oturumum
2-Gönlüme download ettim, hep hatalı arşivleri.
3-Modemimin receive'i sen, send'i ben olayım.
4-Kablosuz ağıma düşüremedim ah o nazlı user'ı.
5-Boşaltılmış Geri Dönüşüm Kutum aşkımın tek şahidi.


B-
1-Önce Allah'a sonra Bill Gates'e emanet ol sevdiceğim
2-Seninle myspace ödüldür bana, sensiz facebook bile sürgün sayılır.
3-Trojan olsam da aşamadım, yarin virus programını.
4-Annen bile oturum açsa, benim bağrım down olur.
5-Al şifreyi log-in yar, tek admin ol gir kalbime.


En zeki, en çevik ve en ahlaklı müzik marketlerde!

13 Aralık 2009 Pazar

Tahtakale'den Mucize Ürünler: TEFAL FLÖRTÖZ

Merhabalar sevgili okurlarım, her zamanki gibi yine muhteşem bir ürünle karşınızdayım. Tahtakale'nin hayattaki yerini ve önemini vurgularcasına, bayan okurlarımın hayatlarını tamamen değiştireceğine inandığım bir ürünü ithal etmenin haklı onurunu yaşamaktayım. Tahtakale gururla sunar: Tefal Flörtöz.

Hey hanımlar, sizce de patates kızartmak işkence haline gelmiyor mu? Saatlerce uğraşarak yağ çekmesini önleyemediğiniz patatesler bel bölgenizde simitlere neden olmuyor mu? Mutfaktaki yalnızlığınızı paylaşacak kimsecikler de olmaması, bu işkenceye tuz biber katmıyor mu? Ama artık bunların hepsi birer sorun olmaktan çıkıyor. Yeni Tefal Flörtöz, hem patateslerinizi bir kaşık yağ ile pişirip formunuzu korumanıza yardımcı olacak, hem de bunu yaparkenki zaman diliminde size kur yaparak kendinizi bir genç kız gibi hissetmenizi sağlayacak. Dikkatli olun sevgili hanımlar, bağımlısı olabilirsiniz.

Dilerseniz birkaç kullanıcı yorumu alalım sevgili okurlarım, bakalım Tefal Flörtöz için neler söylemişler;

Makbule Horskak(Ev Hanımı, 36, Tokat)

Tefal Flörtöz'den önce hayatımı nasıl idame ettiriyormuşum bilemiyorum ama, ondan öncesini hatırlamak bile istemiyorum. Her akşam, kocam olacak öküzün herhangi bir kanalda futbol maçı bulmasından sonra, "patates kızart lan bana" demesini iple çeker oldum. Çünkü artık flörtümle zaman geçirebileğim dakikalar başlıyordu. Patates kızartmanın bu kadar zevkli olabileceğini düşünmeyi bırak, hayal bile edemezdim. Hatta Tefal Flörtöz geçen gün bana "gamzelerin çok güzel" dedi, yüreğim pırpır etti. Artık namaz kılarken yüzümü Tahtakale'ye döneceğim.

Ferhunde Libidor(Ressam, 28, Ardahan)

Patates kızartmasına, fen bilgisine ve resme küçükten beri ilgim vardı. Fakat saatlerimi patates kızartmasına verebileceğimi hiç düşünmemiştim. Artık tablolarımı patates kızartırken, flörtümün bana ettiği iltifatlar eşliğinde yapıyorum. Ortaya çıkan resimleri görmelisiniz. Bir ayda tam 62 resim yaptım, karnımın da doyması cabası. Elimden gelse onunla yatacağım ama bu ne yazık ki teknolojik açıdan mümkün değil. Bir gün Tahtakale'nin bunu da mutlaka başaracağına canı gönülden inanıyorum. Hele ki Tefal Flörtöz'ün bana "gönlüme damlar, fırçandan akan boyalar" demesinden sonra.

Gülseren Madafaka(Emekli, 53, Bursa)

Kocamın vefatından sonra menopoza girmemle birlikte, östrojen hormonumdaki düşüş sebebiyle, iddaa oynamaya, cinsel içerikli küfürler etmeye ve epilasyon yapmamaya başlamıştım. Günün birinde yakın bir arkadaşımın Tefal Flörtöz kullandığını ve çok memnun kaldığını gördüm. Ben de denemeye karar verdim ve inanın bambaşka bir insana dönüştüm. Patates kızartmadan önce duş alıp, epilasyon yapıp, en kalıcı parfümlerimi sürerek Tefal Flörtözün yanına gidiyorum. Bu onun da dikkatini çekmiş olmalı ki geçen gün bana, "Bundan 20 sene önce tanışsaydık, uzun süre uykusuzluk problemi çekebilirdin bebek" dedi. Patates kızartmasından nefret etmeme rağmen, bütün gün Flörtözümün başındayım. Mahallede ne kadar evsiz varsa, sayemde karbonhidrat rejimine girdi. Ölünce tüm servetimi Tahtakale esnafına bağışlayacağım. Teşekkürler Tahtakale.

Gülnihal Kama Sutra(Öğrenci, 21, İstanbul)

Hayatımda böyle bir ürünü ne gördüm, ne de duydum diyebilirim. Patates kızartmasını, Tefal Flörtöz'den sonra daha bir çok sevdim, ona yemeden önce daha da duygusal bakmaya başladım. Teknolojinin bu kadar ilerleyebileceğini tahmin dahi edemezdim. O kadar çok ruhuma hitap ediyorki, "seninle yapabileceklerimiz ne kadar kısıtlı olursa olsun, iki telli bir elektro gitarın telleri olmamızı isterdim" dediğinde dayanamayıp açma kapama düğmesini yaladım. Bu onun için birşey ifade etmese de benim için dayanılmaz bir deneyimdi. Bir daha bu derece ruhuma hitap ederse neler yaparım bilemiyorum ama hangi mühendisin elinden çıktıysa bu alet, onu istiyorum. Tahtakale'ye olan güvenim babama karşı yok bilesiniz.

Gördüğünüz gibi sevgili okurlarım, Tefal Flörtöz için ne söylesek az. İyisi mi siz acele edin ve bu muhteşem ürünün stokları tükenmeden siparişinizi verin. Üstelik 10 dakika içerisinde aramanız halinde, Tefal Flörtöz için "Örümcek Adam" kostümüne bedava sahip olabilir, patates kızartırken fantaziden fantaziye koşabilirsiniz. Ne duruyorsunuz, hemen arayın; (0212) 448 58 68.

Unutmayın, Tahtakale sizi her zaman en iyi ürünlerle buluşturur.

12 Aralık 2009 Cumartesi

DISCOVERMAN CHANNEL -BELGESEL- İ.T.Ü. Makina Fakültesi Canlıları










Sevgili okurlarım, hepinize merhabalar. Uzunca bir aradan sonra, bilimin ışığında geçireceğimiz dakikalarda öğreneceklerinize, kah çok şaşıracak, kah çok içerleyeceksiniz, endişelenmeyin. Bugünkü incelememize konu olan canlılar I.T.U. Makina Fakültesinde yaşamaktalar. Sizin için bu çok tehlikeli şartlarda oluşturduğumuz belgeseli tamamlamamız tam iki sene sürdü, ama değdi. Dilerseniz edindiğimiz bilgilerle yolunuzu kilowatt mertebesinde aydınlatmaya başlayalım.

Mechanicus Engineeria(Mecheng)

I.T.U. Makina Fakültesinde en çok rastlanan canlı türüdür. Her tarafta onlarcasına rastlayabilirsiniz. Genel olarak koloniler halinde dolaşmayı sever, birlikte yer, birlikte içerler. Bu türde dişi sayısı çok azdır ve bu yüzden fakültedeki en tehlikeli canlı grubudur. Dişi grubu sadece ve sadece Kraliçe Mecheng'lerden oluşur ve çok kıymetlidirler. Kraliçe Mecheng sınıftan çıkarken,işçi mechenglerin adeta istilasına uğrar. Ona dokunabilmek için büyük çaba gösteren işçi mechenglerin çoğu ne yazık ki amaçlarına ulaşamadan, onu gözden kaybederler. Diğer canlı türlerindeki dişilere de büyük ilgi gösteren işçi mechengler ne yazık ki bekledikleri ilgiyi bulamamaktan çok şikayet ederler. Hepsi mezun olunca herşeyin değişeceğini sanmaktadır, fakat o testosteron seviyesine ulaştıktan sonra ne yazık ki dişilere hitap etmek artık çok zordur. Boş vakitlerini langırt, bilardo ve pinpon oynayarak geçiren işçi mechengler, sevindikleri zaman çıkardıkları acaip seslerle dişilere kur yapmaya çalışsalar da, dişiler bu sesler sonrası kendilerinden daha da çok uzaklaşmaktadırlar. Sigara, alkol, ve yemek üçgeninde kısa paslarla sonuca gitmeye çalışan işçi mechengler, bütün çabalarına rağmen ne yazık ki gün içerisinde en çok Mert Fotokopi İşletmecisi Volkan Ergül'ü görmektedir. Orta ve arka bahçede, sayıları 5 ila 10 arasında değişen mechenglerden oluşan çembererle çıktıkları avlarda oldukça başarısız olduklarını bilmelerine rağmen denemeye devam etmeleri, doğanın onlara oynadığı bir oyun olmaktan öteye geçemez. Sonuç; sigara kokan bir bünye, dökülen saçlar, feri gitmiş gözler ve içerisinde milyonlarca bakteriyei barındıran bir sakal.

Manufacturis Engineeria(Manufeng)

Manufengler, sayıları açısından fakültedeki en büyük ikinci topluluktur.Mechenglerle birçok ortak yönleri ve benzeşmeleri vardır. Kolonide hatırı sayılır sayıda dişi manufengler bulunması kendilerine güvenleri açısından itici bir güç olmaktadır. Mechenglerden ayrıldıkları en önemli husus bu noktadadır. Dişili erkekli gruplar kurup, etkinlikler düzenleyip, fakültenin çeşitli noktalarında diğer canlı türlerine üstünlüklerini kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Fakat bu sadece ve sadece mechengler üzerinde etkili olmakta, diğer canlı türlerinin umrunda bile olmamaktadır. Manufengler mechenglere göre daha soğuk ve itici bir topluluktur. İşçi Mechenglerin arasındaki samimiyet, manufenglerde yoktur. Tam olarak kanıtlanmamakla birlikte, manufengler sayıca az olmaları yüzünden böyle bir psikolojiye girmektedirler diye düşünüyoruz. Birbirlerine mesafeli yaklaşan manufengler kendi içlerinde kurdukları irili ufaklı gruplarla yaşamlarını devam ettirmeye çalışmaktadırlar. Sadece ve sadece sınav zamanları koloni olarak bir araya gelen manufengler, köprüyü geçene kadar birbirlerini seviyor gibi yapmakta, sınav sonrası kendi gruplarına dönüp yaşamlarına devam etmektedirler. Mechengler gibi boş zamanlarında aynı aktivitelerle uğraşan manufengler, bu aktiviteleri dişili-erkekli yapabildikleri için, mechengler tarafından esefle kınanırlar. Sonuç; erkekler açısından, sigara kokan bir bünye, dökülen saçlar, feri gitmiş gözler ve içerisinde milyonlarca bakteriyi barındıran bir sakal yanında, dişiler açısından fönsüz dağınık saçlar, makyajsız ve yataktan kalkmış bir ifade, dişilikten uzak hal hareket ve kıyafetler.

Textilis Engineeria (Texeng)

Texengler fakültede çok özel bir yere sahip içincü büyük topluluktur. Dişi sayısının erkek sayısından fazla olduğu texenglerde erkek texengler hayatlarının en güzel zaman dilimini burada geçirmektedir. İkili ilişkiler ve dişi ruhuna hitap konularında mechengler ve manufenglere göre açıkara önde olan texenglerin tek handikapı testosteron seviyelerinde yaşayabilecekleri olası bir düşüştür. Texengler mecheng ve manufenglere göre daha özerk bir topluluktur. Birbirlerine bağlılıkları mechengler ile manufengler arası bir noktadadır. Dedikodunun hat safhada olduğu texeng kolonisinde hayat diğer kolonilere göre daha aksiyonlu ve zevklidir. Texeng dişileri fakültede "mühendis eş" isteyen diğer kolonilerin favorileridir. Manufeng dişilerinden daha bakımlı ve daha dişilerdir. Texeng erkekleri de sosyal hayatın daha bir içerisinde olduklarından fakültede kendilerine en çok güvenen erkek topluluğunu oluşturmaktadırlar. Kıyafetlerine ve kişisel bakımlarına daha çok özen göstermekte, sarmısak ve soğanla minimum ilişki kurmaktadırlar. Diğer kolonilerle aynı aktiviteleri sergileyen texengler, daha "cool" takılmakta ve diğer kolonilerle ilişki kurmaya neden görmemektedir. Sonuç: dedikodu zevki , yalan rüzgarı, sosyal hayat, geç dökülen saçlar, ferli gözler, mutlu beraberlikler.

Fashionellum Designeria(Fashides)

Fashidesler fakültedeki en küçük ve en zengin canlı topluluğu olmakla beraber, mecheng, manufeng ve texeng erkeklerini baştan çıkaran yegane dişi topluluğudur. Tamamı dişilerden oluşan fashidesler kendilerine gösterdikleri özen ve bakımla diğer topluluk dişilerinden açıkara öndedirler. Bunun sonucu olarak diğer topluluk erkeklerine prim tanımayan, özgüvenleri tam ve bununla beraber popoları havada canlılardır. Vücut kremi, nemlendiriciler, makyaj ürünleri ve parfüm kullanımı açısından zengin bir yelpazaye sahip fashidesler, arada sırada kıyafetlerinde uç noktalarda gezinip tepki çekseler de, genelde fakülte içerisinde Nişantaşı, Bebek, Şaşkınbakkal ve Caddebostan havası estirmektedir. Bilhassa yaz aylarında görmeye doyamayacağınız fashidesler, fakültedeki konsantrasyonu bozmakta, not ortalamalarını düşürmektedir. Genelde gruplar halinde takılan fashidesler, haliyle fakültede fazla zaman geçirmemekte, az sayıda "dünyada olduklarını düşünenler" ise diğer kolonilerle kaynaşmaktadırlar. Diğer kolonilerin erkeklerinin maddi ve manevi ilişki kurmakta güçlük çektiği fashidesler, diğer koloni dişileri tarafından haliyle kıskanılmaktadırlar. Yüksek dozajda dedikodunun kol gezdiği fashides kolonisinde en büyük ihtiyaç erkek fashideslerden başkası değildir. Sonuç: partiler, yurtdışı seyehatleri, üst sınıf otomobiller, Absolut ve Louis Vuitton.

Bir dahaki belgeselimizde görüşmek üzere sevgili okurlarım. Bilginin ışığında bronzlaşmanız dileğiyle. Esen Kalın.

11 Aralık 2009 Cuma

Ermando Hose ile Gönül Karmaşası

Özlediniz...Beklediniz...İnim inim inlediniz...Ama artık hasret sona erdi sevgili okurlarım. Duygu yüklü Brezilyalı şair, Ermando Hose Akerano Delcastio, yepyeni duygusal şiiri "İki renkli puding yapmış iki gözümün çiçeği" ile ilk kez ve sadece Ablog Sublog Blog'da. Uzunca bir süre sevenlerinden ayrı kalan Ermando Hose, Ablog Sublog Blog mikrofonlarına, "Bu ayrılık beni inanın sizden daha çok üzdü, ama bir sanatçının ruh halindeki dengesizlikler bazen sanatına ara vermesine neden olabiliyor, umarım bunu bir kez daha yaşamayız, amintobello" dedi. Dilerseniz sözü fazla uzatmadan bu muhteşem eserle sizleri başbaşa bırakayım sevgili okurlarım. İşte Ermando Hose'nin en yeni şiiri:



Ermando Hose Akerano Delcastio'nun sponsoru Silbak Mendilleri, keyifli vakitler diler.




İki renkli puding yapmış iki gözümün çiçeği


Rafadan yumurta yapar, 100'e kadar sayar yarim,
Kıskanır öldürürüm, askılı badisine konan sineği,
Sevdiceğim eliyle beslemese ne olur benim halim,
İki renkli puding yapmış iki gözümün çiçeği

Terliğinin tekini bulamayıp taşa bassa kahrolurum,
İstemem yanımda yarim varken ne Adriana'yi ne Liv'i,
Uyandığımda göremessem mis kokulumu mahvolurum,
İki renkli puding yapmış iki gözümün çiçeği

Dvd izlerken uyuya kalır Danimarka prensesim,
Saatlerce izlesem doyamam, Türkan Şoray kirpiklimi,
Yatağına taşır, Hello Kitty battaniyesini örterim,
İki renkli puding yapmış iki gözümün çiçeği

Kinder Sürpriz'in beyaz çikolatası tadında benim yarim,
Dr. Oetker eline su dökemez, alt edemez meleğimi,
Mutfakta harikalar yaratır, dayanamaz buna kalbim,
İki renkli puding yapmış iki gözümün çiçeği


Ermando Hose Akerano Delcastio

Nostalji Kuşağı Episode III: BOB ROSS

















Sevgili okurlarım, başlıktan da anlayabileceğiniz gibi bugün nostaljinin tabir yerindeyse "dibine vuracağımız" gündür. İzlerken aldığımız keyifle doğru orantılı olarak, vücudumuzda hoş bir elektriklenmeye sebep olan rahmetli ressam Bob Ross'u yad etmenin zamanı geldi de geçiyordur çoktan.

TRT-2 nin TRT-2 olduğu zaman diliminde, 30dk'lık programıyla Türkiye'nin büyük bir bölümünü ekran başına kilitleyen bu "bonus kafa"lı ressamımız Türkçe dublajının da yüksek kalitede olması sebebiyle yüreklerimizde silinmez derin izler bırakmıştır.

Resim sevinci(joy of painting) adlı programda yaptığı resimleri,ben de dahil olmak üzere 22 yaş üstü herkes evinde denemiştir mutlaka. Her program sonrası, periyodik olarak anneme guaj boya tehtidi yaptığım dakikaları görmenizi isterdim sevgili okurlarım. "Anne bak bana guaj boya al, yoksa yemin ederim Şahin(alt komşunun çocuğu)'in kafasına tabure vururum(en sevdiğim aktivitelerden biri), Oya teyze(Şahin'in annesi, annemin kankası) de gelir sana kızar.

Boyayı aldık almasına da, olay Bob Ross'taymış sevgili okurlarım. Bir maki(bodur bitki örtüsü) bile çizemedim kabiliyetsizlikten. Sonra da "bu adam bence sihirbaz", teorisini attım ortaya ama haliyle destekleyemedim bu teorimi,havada kaldı.

Yeteneğimin olmadığını gördüğümde artık Bob Ross'u delicesine kıskanmaya başladım. "Kıskandığınız insanın iyiliğini isteyememeniz durumu" zuhur etti ve resim yaparken hata yapmasını dört gözle beklemeye başladım. Karşı koyamadığım tek olay ise Türkçe dublajın ruhumu okşamasıdır sevgili okurlarım. Okşamak ne kelime, taramak, kaşağılamak, kulak memesini yalamak...

Her bir çiziminde "aha, bu sefer kesin s.çtı, hayatta beceremez" dediysem de, 3 fırça darbesiyle çalı, 5 fırça darbesiyle ağaç, 10 fırça darbesiyle dere, 20 fırça darbesiyle sıradağ yapmayı başarmıştı Bob Ross. Baktım ki bu böyle yürümeyecek önünde saygıyla d.maldım.

Dakikalar içerisinde yarattığı sanat eserleri, insanı hayretlere gark edecek kadar güzel olsa da, bizim asıl sevdiğimiz onun sempatik tavırları ve konuşmalarıydı sevgili okurlarım. "Yok efendim şuraya kunduzların güneşlenebileceği bir kaya çizelim, vay efendim buraya sincapların tenis oynayabileceği bir düzlük yapalım, olmadı şuraya da rakunların 5 çayı için bir masa atalım tarzı yaklaşımlarıyla "la fontaine"sel düşünceyi bize kabul ettirmeyi başarmıştır bu büyük üstad.

Kendisini lenf kanserinden kaybetmemiş olmamızın üzücülüğü yanında, Türk resim sanatına kazandırdığı neferlerin hiç de yadsınmayacak bir rakam olduğunu söylemeden edemeyeceğim canlarım. İnanmayanlar Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversite'sine gidip önüne gelen 22 yaş üstü ressama "Bob Ross'un hayatındaki yeri nedir?" diye sorsun.

Konklujın bölümünde ise, böyle adamlardan bolca üretmek lazım diyorum sevgili okurlarım. Sanatı sevdirmek, bu tip anormal ve sempatik insanlarla daha da kolaylaşacaktır. Ayrıca Art, Culture and Society dersinin vize yerine geçen, "Bienal projesi"nden, en yüksek not olan 40 üzerinden 36'yı da ben aldım sevgili okurlarım. Hatta notumun kenarına "Good Job!" yazmış hocam, sağolsun bana "yıldızlı pekiyi" havasını yakalattı, anneme bile gösterdim. Anlayacağınız burada boşuna konuşmuyorum onu göstermek istedim. Son olarak ise, "Bob Ross'un o 36 puan içerisinde en az 20 puanı vardır" demessem çatlarım teletabilerim. Nostalji kuşağından şimdilik bu kadar sevgili okurlarım, hepiniz sanatla kalın, esen kalın.

28 Kasım 2009 Cumartesi

15 KIZI KANDIRDIM 10 DİZE AKROSTİŞE - EPISODE ONE













Blogumdaki bu yeni bölüm umarım ilginizi çeker sevgili okurlarım. Çekeceğine canı gönülden inanıyorum çünkü içerisinde sizler de olacaksınız. İlk akrostişi, Facebook üyelerim arasından yaptığım çekilişi kazanan Meltem Tatar adlı arkadaşımıza ithaf eder, keyifli dakikalar geçirmenizi dilerim.

Melankolik penguenlerin buzda kaymasına benzer,
Elton John'un elinde aşka gelen saz gibi nazlı,
Lüferler depresyonda bir sağa bir sola döner,
Tem otoyolundaki dantel güneşlikli tır gibi hızlı,
Erman oğlan der ki, bu oğlan kelimesi olmadı burda,
Miğfer taksam benzer miyim sence Clint Eastwood'a,
Tahriş oldu ruhum, sözlerin adeta kaba zımpara,
Android olsam kıyamam senin bir tel saçına,
Tramvay altında kalayım, çarpılayım yalanım varsa,
Adını anamayayım, Alzheimer olayım genç yaşta,
Ribonükleik asit içinde,kızlık soyadını haykırayım Fas'ta.


Akrostiş şiir engellenemez sevgili okurlarım. Okuyun, okutturun, esen kalın.

24 Kasım 2009 Salı

Yaşasın Masal Saati Volume 6: Üç küçük jelibon














Bir varmış, bir yokmuş. Ahmet Dursun, İlhan vursun, bir pilates kulübü varmış. Bu pilates kulübü diğerlerine göre çok farklıymış. Sebebine gelince, gece yarısından sonra açılıp, basen bölgesinde, kalçalarda ve baldırlarda yağlanması olan bayan vampirlere hizmet veriyormuş. Gel zaman git zaman, müşteri sayısı azalmaya başlayan pilates kulübü gece yarısıyla olması sebebiyle ortama hareket katma amacıyla çeşitli ahlak dışı faaliyetler düzenlemeye başlamış. Yok efendim, tavandaki yangın musluklarından kan püskürtme, vay efendim yarı çıplak köpük partisi derken bu aktiviteler Blade'in kulağına gitmiş.

Blade ilk duyduğunda aşırı tepki verdiğinden tansiyonu düşünce, tuzlu ayranla durumu kontrol altına aldıysa da, ayranın tarihinin geçmiş olduğunu fark edemeyip motoru bozmuş. O sıralarda Blade ile tavla oynayan ve 4-2 önde olan Ferhat Güzel, Blade'in rol yaptığını ve oyundan kaytarmaya çalıştığını düşünüp, "Blade, Blade huuu, suçu kendine at beybi" şeklinde şarkı söylemeye başlayınca, yarı-insan, yarı-vampir arkadaşımız Blade'in, sinir nedenli ıkınması sebebiyle 3 adet basur memesi olmuş.

Ertesi gün pilates kulübüne gitmeden önce hemoroid kremini sürmesi için yakın arkadaşı Acun Ilıcalı'yı çağıran Blade, acının etkisiyle "ne vampirler gördüm ağzında dişi yok, ne dişler gördüm üzerinde mine yok" şeklinde saçmalamaya başlayınca durumun ciddiyetini anlayan Ferhat Güzel arkadaşının daha fazla acı çekmesine dayanamayarak "Duman duman olmuş karşıki dağlar" adlı parçasını seslendirerek, Blade'in yaşamına son vermiş.

Eve geldiğinde Blade'i ölü bulan Acun, acısını kalbine gömerek Blade'in anısına bir salon futbolu maçı düzenlemiş. Tanju Çolak ve Devler ile Pascal Nouma ve Devler arasında oynanan maçta hakemlik yapan Erman Toroğlu'nun bir pozisyonda bacaklarını fazla açması sonucu g.tü yırtılmış. Sağlık ekiplerinin müdahalesi gecikince ortalık kan gölüne dönmüş. Kan kokusunu alan pilates kulübündeki bayan vampirler karşılaşmaya akın etmiş. Blade'in öldüğünü öğrenen birbirinden yağlı bayan vampirler Acun'a ölümüne bir karşılaşma teklif etmişler. Teklifi mecburen kabul eden Acun da bayan vampirlere, pilates topuyla salon futbolu oynama teklifini sunmuş. 3 korner 1 penaltı kuralını isteyen bayan vampirler, istekleri onaylanınca teklifi kabul etmişler.

Karşılaşmaya hakemlik etmesi için protokol tribününden çağırılan Mustafa Keser, heyecan içinde mendilini kaptığı gibi saha içerisindeki yerini almış. Son hazırlıklar tamamlandıktan sonra başlayan karşılaşmada bayan vampirler pilates topunun kontrolünü ellerine almışlar. Topla oynama oranını %80 e kadar çıakran bayan vampirler ilk gollerini bulur bulmaz durumun ciddiyetini anlayan Pascal Nouma elini şortunun içine sokarak basın tribününe hareket çekmiş. Bayan vampirlerce çok seksi bulunan bu hareket sonrası ısırılan Pascal da vampire dönüşmüş ve takımını yalnız bırakmış.

Bayan vampirlerin ikinci golü bulması ile birlikte ümitler giderek azalmaya başlamış. Acun, "bu işin sonu iyi değil, büyük hissediyorum" açıklamasını yaptığında stadyum sessizliğe bürünmüş. Sessizliği fırsat bilen Mustafa Keser ortamı hareketlendirme adına ilk yarının son düdüğünü çalarak, "Düğünümüz var bizim" adlı parçayı seslendirmeye başlamış. Mendiliyle birlikte halayın başına geçen Mustafa Keser, bayan vampirleri de halaya alınca bir anda devre arası şölene dönüşmüş. Maçı boşverip sabahlara kadar eğlenen bayan vampirler, oldukları yerde uyuya kalmışlar. Fırsattan istifade arazi olan ahali canlarını zor kurtarmış.

Gece kendilerine gelen bayan vampirler, mezuralarla sorunlu bölgelerini ölçtüklerinde en az 6cm zayıfladıklarını görünce gözlerine inanamamışlar. Huzurun halayda olduğunu görüp, Pilates kulübünü fesh ettikten sonra Mustafa Keser'i aramaya koyulmuşlar. Keser Müzikhol'ü Beylerbeyi yerine Beykoz'da arayan bayan vampirler beykoz korusunda kaybolmuşlar. Ormandan geçen avcı da misyonunu unutmadığını göstererek bütün bayan vampirleri vurmuş ve karınlarını yarmış. Kırmızı başlıklı kız hiç birinin karnından çıkmayınca dehşete düşen avcı, hepsini gömüp fatiha okuduktan sonra derhal umre programına dahil olmuş.

Ramazan ayı olması sebebiyle erzak paketleri de yaptıran avcı, umreye giderken kargo uçağına da Mekke'de fakire fukaraya dağıtmak üzere 100 erzak paketi yükletmiş. Erzak paketlerinde hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan avcı, jelibondan kinder sürprize, kitkattan eti pufa kadar herşeyi koydurtmuş. Uçağın kargo bölümündeki pnömatik silindirde çıkan sorun üzerine açılan kapaktan düşen erzak paketleri hava akımının etkisiyle havada parçalanıp dört bir yana dağılmış. Bunun sonucunda da gökten 3 küçük ayıcık jelibon düşmüş. Sarı renkli olanı bana, yeşil renkli olanı bu masalı ilk okuyana, kırmızı renkli olanı da Mustafa Keser'e. Amintobello.

22 Kasım 2009 Pazar

FANTAZİ-ROCK MÜZİĞİN PRENSİ ERMAN




















Beklediniz...Özlediniz...Ama değdi. Prens Erman her zamanki gibi gönüllerde fırtınalar koparan yepyeni bir albümle karşınızda. Dinlerken kah isyanın eşiğine geleceğiniz, kah aortunuzda dalgalanmalar hissedeceğiniz, kah sevdiğinize tekrar aşık olacağınız birbirinden güzel parçalar siz değerli Ablogsublogblog okurlarını bekliyor. Hummalı bir çalışma sonucu piyasaya çıkan albümüne ilişkin olarak Prens Erman; "Sanat hayatımda kırılma noktası olarak gördüğüm bir albüm oldu. Gönlün merkezine olan seyehatimde beni yalnız bırakmayan tüm gönül dostlarıma teşekkürü bir borç bilir, en yakın zamanda öderim" diyerek zihinlerde büyük merak uyandırdı. İyisi mi siz bu muhteşem albümü sakın kaçırmayın. Gelin Prens Erman'ın yeni albümü, "Bana Linux kurarsan, seni sana bırakmam"daki birbirinden güzel parçalara bir göz atalım.


A-

1-Msn de engelledin, ampute ettin kız beni
2-İlişkimizin check point'ine restore edemedim yar seni
3-Wikipedia'ya sordum sensiz geçen günleri
4-Powerpointte sun beni, tırmala beni, edit beni
5-Bir user'ını çok sevdim, o beni hiç sevmiyor
6-Hatasız sunucu olmaz

B-

1-Winrar'la aç yar gönlümü, extract etme, yetmez harici kalpler
2-Poke'layamaz kimse seni, benim poke'ladığım kadar
3-Admin olmuş gidiyorsun, beni shutdown ediyorsun
4-Gönlümün firewall'unu deldi geçti hacker yar
5-Sevenlere Paint yeter, Photoshop sizin olsun
6-Bana Linux kurarsan, seni sana bırakmam


Her zaman olduğu gibi en seçkin en bıçkın ve en birinci müzik marketlerde!!!

TEKNİK GEZİ NEDİR? NASIL YAPILMAZ?
















Sevgili okurlarım, uzun bir zaman sonra tekrar sizlerle olmanın haklı gururunu yaşamaktayım. Her ne kadar 8eşiktaş denen beceriksizler ordusu bir takıma 3-0 gibi net bir skorla yenilmenin verdiği asap bozukluğunun etkisinde olsam da, birden bire sizlerle iletişime geçmek istedim. Yazıma konu olarak ele alacağım mevzu ise, okul bünyesinde katıldığım ve bu sayede Erdemir(ereğli demir çelik)fabrikalarına gittiğim "teknik gezi".

Jules Verne(jül vern)'nin "Dünyanın Merkezine Seyahat" romanındaki haliyet-i ruhiye ile dahil olduğum bir Sim&Kıribrahim organizasyonu olan bu teknik gezi beni nasıl etkiledi derseniz, hemen paragraf başı yapar, olayı en başından anlatırım, bunu da yaparım, bilirsiniz sevgili okurlarım.

Yola çıkma saati olarak seçilmesinde bir b.kluk olduğunu, duyduğum anda hissettiğim gece 2 saatinde(02:00am) okulda olabilmek için atladığım motorumla, Mecidiyeköyden aldığım "level 50 gereksiz" yoldaşım İbrahim'le birlikte 1:45am sularında "kestane gürgen palamut" nidalarında Gümüşsuyu surlarına dayandık. Birde baktık ki okul kapısında kimsecikler yok, gezi iptal edildi sanıp çeşitli cinsel içerikli küfürler etmeye başladık, ta ki otopark içinden çeşitli sesler duyana kadar. Görüş alanımızda tanıdığımız simalar görünce rahatlayan bünyemiz, motoru park edip, çeşitli toplu "jpeg" dosyalarına dahil olmayla iyiden iyiye rayına oturdu. Artık bize gerekli olan "baltalar elimizde" ruhunu yakalamıştık.

Ufukta Ramazan Murat Tabanlı hocamız göründüğünde aklımıza ilk olarak "birinci vizeleri okudu mu acaba ya?" sorusu gelse de çaktırmadık, üzerine gitmedik. Otobüsün geldiği haberiyle başımıza geleceklerden habersiz bir şekilde gezinin startını vermeye gittiğimizde, daha sonraları trafikte bir ekol olduğunu öğrendiğimiz ve yazının geri kalanında "iceman" diye bahsedeceğim kontrolsüz testosteron ürünü şöför abimizle iletişime geçtik. "Atın hadi sigaraları gidiyoruz" cümlesiyle gönüllerde çadır kuran iceman, cümle manası dışında takındığı mimikleriyle de cümlesini eşsiz kılıyordu.

Östrojen ve testosteron arasındaki ince çizgide bir o yana bir bu yana sallanan Berker kardeşimin Ereğli'ye kadar içmeyi planladığı 330ml'lik kanyak, level 50 gereksiz İbrahim'in görüş alanına girmesiyle birlikte hızla tükenirken, biz hala başımıza geleceklerden habersiz bir şekilde, türlü geyikler ile Ahmet kardeşimin üzerine ofansif oynuyorduk. Arkada oturduğumuz 4'lü koltuğun değerini bilemediğimiz dakikalardı bunlar. Dakikalar saatleri, gişeler trafik işaret ve işaretçilerini kovalayadursun, iceman'i dikiz aynasından sigara içerken görmemizi takiben bir sigara da biz yaktık. Meğersem içtiğimiz sigaranın dumanının övgülere mazhar olan hızlıcana kaybolma sebebi, havalandırmanın dumanı çekip şöför mahaline vermesiymiş, ki akabinde yakalandık. Sigarayı, Başar'ın gezi başlarken dağıttığı "Erdemir fabrikaları yerleşim grafiğinin bulunduğu kağıtta" söndürme gayretim kağıdın tutuşmasıyla neticelendiyse de, o an fark ettiğim "gergedan içgüdüm" etraftakilerin şaşkın bakışları arasında, parmaklarımla kağıdı söndürmemi sağladı.

Bir mola esnasında markette rastladığım, "romantik komedi filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Jennifer Gamer çikolata yiyerek zayıfladı" yazan gazete küpürüyle dağılan metabolizmam, o konu senin bu konu benim derken, Uğur Cellek(yüce insan)'in "kedi pazarlama teknikleri"ni dinledikten sonra tepe değerine ulaşmıştı bile. Herkesin uykuya daldığı anlarda yapmaya başladığım gözlemler neticesinde, Merve'nin ikili koltukta tek başına yaşadığı rahatsızlıklar neticesinde uğradığı "elastik şekil değiştirme" miktarının şaşırtıcı büyüklüğünü, Gaye'nin Berker tarafından kanyağın da etkisiyle yastık olarak görüldüğünü ve davranıldığını, Başar'ın uykuya daldığında düşen kafasını ısrarla dikey konuma getirme gayretini gördüm, eğlendim sevgili okurlarım. Mp3 player'ımı taktığım ve hayallere daldığım sıralarda uykuya daldığımı düşünüp bir paparazzi edasıyla SLR fotoğraf makinesine sarılan Burcu'yu da buradan bir kez daha huzurlarınızda kınamay bir borç bilirim.

Saatlerimiz 06:15am'i gösterdiğinde fabrika girişi zannettiğimiz bir yerde bulduk kendimizi. Iceman'in aldığı yol tarifiyle asıl hedefimize ilerlerken, b.ka konduğu düşünülen karganın bile g.tünde pireler pike yapıyordu. 6:30am de işletmenin 7:30am de açılacağını öğrenmemizle birlikte donan kanımız, ben, Ahmet, İbrahim ve Uğur hariç herkesi uykuya teşvik etmişti. Hakkını yememek lazım arada Gaye'de gözünü açıp, rutin otobüs taramaları yapıyordu, gözümden kaçmadı.

Arka kapısı açılan otobüsün içine yayılan ses iceman'in sesiydi ve şöyle diyordu sevgili okurlarım, okurken dikkatli olun; (arka dörtlüye hitaben) "kalkın ordan ben yatacağım!". Bu nasıl bir hanzoluktu nasıl bir zihinsel engel ürünüydü bilinmez ama, ayak hizamda olan ağzına tekme atasım çoktan gelmişte geçiyordu bile. Otobüste olan değerli öğretim görevlilerimize olan saygımdan ötürü verilen komuta uymam, beni yakından tanıyan okurlarmı şaşırtabilir ama, daha önce hiç gitmediğim bir karadeniz toprağından İstanbul'a dönmenin bana yaşatacağı zorluğu da göz önüne almalarını rica edeceğim.

Çil yavrusu gibi dağılan arka dörtlümüz, anaokullarında uygulanan "öğlen vakitlerinde zorla uyuma saati" şeklinde gördüğü 1 saatlik uyumaya direnirken, birden bire otobüsün ön kapısının kumandası elime geçti. Açarken ve kaparken aldığım zevki tahmin bile edemezsiniz sevgili okurlarım.Allah sizi inandırsın uzaktan kumandalı pnömatik silindir gibisi yokmuş.

Zaman geçirme odaklı, fısıldamalar esnasında tam olarak kimin söylediğini hatırlayamadğım "Sıcacık Orman" tamlamasının bana bir Şahin K. filmi adı çağrışımını yapmasıyla keyiflenen bünyem, Ramazan hoca'nın "Erman ve Ahmet, susun oğlum biraz" açıklamasıyla eski haline çok çabuk dönmüştü. Sim&Kıribrahim organizasyon ekibinin, saatin 7:30 olmasıyla birlikte yaptığı kahvaltı mekanı fizibilitesi sonucunda gittiğimiz mekanın tek kişilik tuvaletinde, hem pisuvar hem de klozet görmemle dumura uğrayışım, mekanı ister istemez sorgulamama neden olmuştu.

Akıllı tv izlemekle geçirdiğimiz kahvaltı sonrası, açıldığını öğrendiğimiz fabrikanın girişinde, bize rehber olarak entegre edilen, simetriye sahip olmayan bıyıklarıyla ve tarzıyla "80'lerin adamıyım ben" diye bağıran fabrika görevlisi ve buram buram anadolu kokan diğer çalışan arkadaş, bizi "eğitim gördüğümüz alan dışında", yok efendim bu liman Türkiye'nin en büyük limanı, vay efendim denizin derinliği 12mt şeklinde, bilgilendirmeye başlamıştı ki, yine çok değerli öğretim görevlilerimize dua etsinler, gıkımı çıkarmadım sevgili okurlarım.

İlerleyen dakikalarda otobüsümüze dahil edilen mühendis arkadaşımızdan, kok kömüründen, kok gazını ayrıştırma prosesine "koklaşma" dendiğini öğrendim ama, öğrenmez olaydım canlarım. Bundan sonra her "öpüşme-koklaşma" kelime öbeğini duyduğumda aklıma bu gelecek, malumunuz ben kendimi biliyorum. Yalap-şalap verilen bilgiler ve tamamen "anüsten sallama tekniğiyle" gözümüzün içine baka baka bizlere söylenen, "o bölüme maalesef güvenlik prosedürü nedeniyle sizleri sokamıyoruz" cümlesiyle hayal kırıklığıyla neticelenen gezimizin "teknik" kısmı hiç birimizi tatmin etmemişti. Fabrika çıkışında çektiğimiz fotoyla, gören herkesi gezimizin mükemmel geçtiği şeklinde kandırabileceğimiz bir poz verdiysekte, yüreğimize fazla geldi bu hüzün, kendimizi günün ilerleyen saatlerinde mağaralara attık, oraya da geleceğim.

Saatlerimiz tam olarak kaçtı bilemiyorum ama otobüse bindiğimizde, akıllarımızda Ereğli'yi gezmek, nargile içmek, tavla oynamak, yemek yemek ve muhabbet etmek gibi sosyal aktiviteler vardı ki, kararsızlığımız, Mustafa Bakkal hocamızın düzenli ve planlı hayat programıyla çakışmasından ötürü verdiği tepkiyle ve hemen sonrasında Ramazan hocamızın "kararsızlık, kötü karardan bile daha kötüdür" felsefesini benimsemesiyle, aldığı kötü karar olan "İstanbul'a dönüş" şeklinde neticelendi. Tamamı 20 yaşın üzerinde olan bizlerin "iyi aile çocuğu" olmamızdan ötürü koyamadığımız sert tepki sonucunda Alaplı köyüne kadar ilerlediğimiz yolculuğumuzun devamnda, Ramazan Hoca'mızın hatasından dönmesiyle birlikte gösterdiği büyüklüğün neticesi, bizi Alaplı köyünde tecavüze uğramaktan kurtarmış ve tekrar Ereğli merkezine yol almamızı sağlamıştı. Bu arada Mustafa Bakkal hocamızın haklı "schedule istemi" de Başar arkadaşımız tarafından detaylı bir şekilde karşılanmaktan geri kalmadı.

Gezinin teknik kısmının bize birşey katmadığı görüşünde birleşmemizden sonra yaşamaya karar verdiğimiz Discovery Channel atmosferi, bizi Cehennemağzı mağaralarını görmeye teşvik etmişti. Herkül'ün 3 başlı gövel köpeği bulup öldürdüğüne inanılan bu mağaralar biraz olsun ortamı hareketlendirmişti. Hele ki tur rehberinin yaptığı bir bilimsel açıklama var ki sevgili okurlarım birazdan bahsedeceğim, dinlerken tansiyonum düştü, o derece. Rehberin kahve falı bakarcasına taş şekillerinden ortaya attığı teorileri dinlerken, mağara duvarlarında gördüğümüz, köpek kafası, meryem ana, ve herkül siluetleri az da olsa ilgimizi çekmişti. Jpeg'leri yakında Burcu'dan alır facebook'ta yayınlarım bakarsınız, merak etmeyin o yüzden.

Gelelim az önce tansiyonumu düşürdüğünü söylediğim ve çeşitli arkadaşlarda geçici olarak obsesif kişilik bozukluğu, basur, hafıza kaybı, yüz felci, omurilik soğanı çürümesi ve sinir sistemi çökmesi sonucu karşılaşılan "mavi ekran" gibi olumsuz durumları yarattığını gördüğüm bilimsel açıklamaya sevgili okurlarım. Yaşlı okurlarım "dil altlarını" alsınlar ve o şekilde devam etsinler yazıma. Evet, hazırsanız başlıyorum. Tur rehberimiz olan arkadaş, bizim ünüversitede okumak bir yana, İTÜ'de mühendislik okuduğumuz gerçeğini bir kenara koyup, mağaranın tabanındaki suyun miktarının başka bir alanla, yeraltındaki tam olarak anlayamadığım bir durumun etkisiyle değiştiğini anlatmak isterken buna "reaksiyon etkisi" denir şeklinde talihsiz bir açıklama yaptı ki, biz buna aslında "anlatımda anüs etkisi" diyoruz. İnanmadığımızı ve g.t yanaklarımızın açılıp kapanıp gülmeye çalıştığını gördüğünde bu anlatımını hayali bi profesörle ilişkilendirmekte hiç de geç kalmamıştı. İzmir'in Bornova ve Alsancak dahil olmak üzere saydığı birkaç ilçesinden sonra, b.ku 9 Eylül üniversitesinden bir profesöre atan rehberimizin bu çırpınışları da ne yazık ki kendisini boğulmaktan kurtaramadı sevgili okurlarım. İçimdeki birkaç mg şüpheyi de, eve gelip Google'dan araştırma yapmakla yok ettim, söylemeden edemeyeceğim.

Mağaralardan uzaklaştıktan sonra, bulanan beynimizde düşen glikoz seviyesini arttırma adına gıda alımı ve nargile içimi için, terası blunan bir cafe'ye gitmeyi uygun gördük sevgili okurlarım. Bu noktada yine öğretim görevlilerimiz tarafından koyulan 1 saatlik kota sonucu en fazla 1 saat takılabileceğimiz gerçeğiyle yüzleştikten sonra, bir an "bunlar ben velimi de okula çağırır bu gidişle" diye düşünmekten kendimi alamadım. Adaçayı, nargile ve muhabbetten oluşan "ereğli huşu üçgeni"nde biraz olsun yaşadığım olumsuzlukları atlabildim. Burcu'nun İmalat Kulübü bünyesinde çıkarmak istediği bültende geyik yapabileceğim ihtimali de üzerine üstlük bende, uydurma olsa da, adı güzel kendi güzel "reaksiyon etkisi" ne neden oldu. Bu esnada masaya gelen bir kediciğin, Uğur Cellek(yüce insan) ve Gaye'nin arasında bir seçim yapma zorunluluğu doğdu. Üzerine basa basa "pisi pisi" leyen kedi uzmanı Uğur ne yazık ki kedinin Gaye'yi seçmesiyle ve sırnaşmasıyla, yenilgiyi kabullenmek zorundaydı. Açıkçası kedi olsam ben de Gaye'yi seçerdim sevgili okurlarım. Hatta deniz atı, iguana ya da koala olsamda yine seçimim değişmezdi. Uğur'un kıllı kolları ve bana verebileceği sevginin testosteron kokan sunumu beni hiç mi hiç cezbetmezdi, bilmem canlandı mı gözünüzde.

İstanbul'a dönüş saati geldiğinde içimizi bir hüzün kapladı, diye bir cümle beklememeniz kendi yararınıza olur sevgili okurlarım. Bilakis, artık medeniyet denen tek dişi kalmış canavarın göbeğinde uyumak istiyorduk. Dönüş yolunda ilk molayı 2 saat süren yolculuktan sonra vermemiz mesanelerimizin bir hayli elastik şekil değişimine uğremasını sağlamıştı. Tuvalate ve abur cubura saldırışımızdan sonra döndüğümüz otobüsümüzde, çeşitli uyku hallerine girmemizle birlikte Burcu için hareketlenen ortamda, eline aldığı SLR'ıyla yakaladığı, şahsımın da içerisinde bulunduğu pozlar tamamen hayal ürünüdür, çünkü yine söylüyorum ben uyumadım. Uyusam uyudum derim, demezsin diyenin de alnını karışlarım teletabilerim. Gel zaman git zaman bir de baktık ki artık yolculuk bitmiş, okulun önündeki taşlarda otumuş kızların tuvalet ihtiyaçlarını gidermelerini bekliyoruz.

Akabinde, Doğu'nun doğum günü sebebiyle saman altından su yürütme metoduyla çıktığımız İstiklal caddesinde, "İstiklal'in 5 Şartı"ndan biri olan Burger King'de yemek yeme farzını yerine getirdikten sonra daldığımız arka sokaklarda, 10 kişilik yer bulma çabamız tamamen bir "umut fakirin ekmeğidir" konsepti taşıyordu. Çin tapınaklarına çıkan merdivenlerin sayısı kadar merdiven çıktığım ve terasına eriştiğim bir mekanda geçirdiğim "yorulma odaklı cinnet", algıda seçiliğimi kuvetlendirmiş ve bütün aleyhte fikirlere karşı 2 masa birleştirerek 10 kişiyi ortama entegre etmemle sonuçlanmıştı. Sonrasında Berker kardeşimin agresif, kompleksli ve civelek tavırlarının sentezi kıvamında bir yaklaşımla, "bedava hizmet alıyormuşuz maskesi" takınan ve "sıcak servis yok" derken yüzü insanı çıldırtma noktasına getirebilme becerisine sahip mimiklerle donanan garsonu yok etme gayreti ortaya çıktı. Neyse ki aldığı ailevi terbiye ve akademik eğitim bunun önüne geçti de, inadına sıcak olduğu için sipariş verdiğimiz çikolatalı suflemizi yiyebildik.

Doğu'nun gelecek olan pastasından habersiz gitme gayretinin başarıyla sonuçlanablmesi ihtimali tüylerimi diken diken etse de neyseki böyle birşey olmadı sevgili okurlarım. O zaman hakikaten çağırır o garsonu, kısa bir "Türk filmi action sahnesi" çekerdik Berker'le herhalde. Pastanın gelmesiyle birlikte hareketlenen ortamın bize neler ya da kimler getireceğinden bihaber geyiğe ve kutlamaya devam ederken, haklı fotoğraf çekme isteğinin oluşması nedeniyle garsona verdiğimiz SLR fotoğraf makinesine sorsak, herhalde "beni balyozla parçalayın ama bunu bana yapmayın" derdi. Biz nereden bilelim ki günün bombasının fitilini yakmışız.

Garsonun manasız hareketleri ve çekimleri yüreğimizde derin izlere neden olurken, arkasında duran bej montlu ve 1.000.000.000 da bir rastlanabilen abimiz olaya el koydu. En başlarda resmi çekebileceği izlenimini üzerimize giydiren abimiz, obektifle oynayıp, eğilip kalkıp açı ayarladığı görüntüsüyle, "işi bildiğine" bizleri inandırıp fotoğrafı çekmeye çalışsa da, ne yazık ki düğmeye basamayıp, başka bir yere dokunup çektiğini zannetmişti. Egosunun yüksekliği, "s.çtığı" gerçeğini kabul etmiyor, kendinden emin bir şekilde bize "alın tamam" ruh haliyle uzattığı makineyi almayıp, "abi çekemedin" dediğimizde bir Sokrates, bir Marx, bir Freud'a dönüşmesine neden oluyordu. Yüzünün kızarıklığına müdahale edememesi, s.çtığını örtbas etmesini iyice zorlaştrıyor, kurduğu cümleler beyin loblarımızı tokatlıyordu. "Ben bilerek çekmedim, size espri şakası yaptım" cümlesini kurduğunda ise artık herşey için çok geçti. Ben şahsen belden aşağımı hissetmiyordum diğer arkadaşlara ne olduğunu göremedim bile ızdırabımdan. "Ok" anlamnda baş parmağını gösterdikten sonra arkasına dönüp kaçmayı hedefleyen abimizin ekürisi olayın ciddiyetinde bize bakmaktayken, abimiz kaçamayacağını anlayıp arkasını döndüğünde "introduction to philosophy" konseptine bürünmüştü. "Sizi bilerek çekmedim çünkü insan 1 dk öncesini yaşamamalı 1 dk sonrasını düşünmemeli" veya türevleri şeklinde, 2 beyin lobumuzu Hz. Musa'nın kızıldenizi yarışı şeklinde yardıktan sonra, boş boş bakmamızdan faydalanıp sırra kadem basmıştır. Bulanların insaniyet namına infaz etmesi rica olunur.

Sonuç bölümü de geldi çattı sevgili okurlarım. Kime niyet kime kısmet yahut neye niyet neye kısmet anlayışını benimsediğimiz bu "teknik gezi"mizde yaptığımız hatalar aşikar. Buna karşın Karma'nın bize sundukları da bunlara paralel. Herkes, anlattıklarımı kendine indirgesin veya yükseltgesin ama mutlaka bir sonuca ulaşsın. Haftaya konuyla ilgili quiz yapacağım. "Teknik gezi nasıl yapılmaz?" sorusunun cevabını verdiğimi düşünüyor olsam da, sırf günün finali şeklinde bir final daha yaşayabilmek için aynı hataları tekrarlayabileceğim gerçeğinden kaçamıyorum sevgili okurlarım. Gökten 3 küçük bobin düşmüş. Biri(sarım sayısı en yüksek olanı) tabii ki bana, biri bu yazıyı sabırla okuyan azimkar okurlarıma, diğeri de çakma filozof abimize("ben bilerek indüklemedim, espri şakası yaptım" derken görebiliyorum şu anda kendisini). May the Kinder Surprise be with you!

26 Ekim 2009 Pazartesi

DISCOVERMAN CHANNEL -ARAŞTIRMA- : Dağınık Yaşam Sanatı










Sevgili Ablog Sublog Blog okurları, yepyeni ve bir o kadar da faydalı bir araştırma ile Discoverman Channel'da tekrar karşınızdayım. Bugünkü araştırma konumuz "dağınık yaşam". Birçok yönden ele alacağımız konumuz, özellikle üniversite öğrencilerini ve "üniversite öğrencisi haliyet-i ruhiyesini " üzerinden atamayan okuyucularım için birebir. "Paragraf başı, çek çek, bizim halayı" diyoruz derhal.

Dağınık yaşam, özünde kişilik yansıması olarak algılansa da, esasında psikolojiye bağlı bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçimi, dışarıdan bakıldığında gayet kolay, eline geçeni atma ve bulduğun boşluğa tıkma şeklinde görülse de esasında, ahenkli bir biçimde yaşanması, yüksek tecrübe, yüksek IQ, yüksek fiziksel denge(ayakta kalabilme ve jenga ustalığı)ve isyankar bir ruh gerektiren, hayli zor ve meşakkatli bir yaşam biçimidir. O yüzdendir ki bu incelememizde "sanat" olarak ele almaktayız.

Konu üzerinde her zamanki gibi başlangıç noktası olarak kendimi almış olmam, bizi sonuca daha hızlı ve anlaşılır bir şekilde götürecek kanısındayım sevgili okurlarım. Tam bu noktada şahsi yaşam alanımdan bir bölüm göstermek suretiyle konuya derinlemesine nüfuz etmek istiyorum. İşte gardolabımın sınır tanımayan yayılımcı politikasından bir kesit.














Görüldüğü üzere bu hengamenin içerisinden istediğim kıyafet kombinasyonuna ulaşma olasılığım matematiksel boyutta incelendiğinde gayet düşük ve uzun süreler alacak gibi görünüyor. Discoverman Channel'da hiçbirşeyin aslında göründüğü gibi olmadığı gerçeğiyle yüzleşmeye hazır olun. Çünkü, örnek olarak, arzuladığım kot-tişört ikilisine ulaşmam sadece 30 sn sürmekte. Evet yanlış duymadınız sadece 30 sn.

Bir diğer kesitte ise bilgisayar ve çalışma masası olarak hizmetimde olan garip mobilyanın üzerindeki, parça adedi olarak gelinlik bir kızın çeyizinden daha fazla olan yığında, usb flash diskimi bulmam sadece ve sadece 10sn'mi almakta.














Son kesidimizde ise universal(her amaca hitap eden) masamsı ahşap bileşimi görmekteyiz. Bu zeminde ise şarjlı ve 1000mah gücündeki kumanda pillerimin yerini 5sn'den az bir sürede tespit edebilmekteyim.














Peki söz konusu tespitler nasıl oluyor da bu kadar kısa zaman aralıklarında gerçekleşiyor? İşte uzun araştırmalar neticesinde ulaştığımız, sorumuzun yanıtı.

1) Yüksek hassasiyette, kumaş bilgisi yüklü eller:

Aranan giysinin yerini, görmeme sureti ile sadece kumaşına dokunarak hissetme yolu ile tespit. Uzun yıllar süren deneme yanılmalar yoluyla kazanılabilen paha biçilmez tecrübe altyapısı gerektirir.

Ex:
-Bugün şu 60 liraya aldığım siyah keten gömleğimi giyeyim ya, evet evet...
-Hmm yok bu değil(ele gelen ilk benzer kumaş), bu %55 keten % 45 pamuk olan, nerde ya bu?
-Heh(doğru gömlek ele gelir) yakaladım seni köpek en alta girmiş.

2) Yüksek IQ ve mega hafıza:

Aranan zımbırtının bir önceki kullanımdan sonra neyin altına, yanına veya sağına,soluna sokulduğunun belleğe fiziksel kaydı. Çağırışım yapabilecek kelimeler ile takviye hatırlama performansı.

Ex 1:
-Fotoğraf makinesinin usb kablosunu nereye koymuştum ben ya?
-Hangi şarkıyı atamıştım ben ona hmm?Heh, "everready 9 canlı pil everready kullan everready"...
-Tamam hatırladım, pil şarj makinesiyle duvarın arasına sokmuştum sarıp.
-İşte burdasın benim minik kobram.

Ex 2:
-Allah kahretsin ya 35 almışım vizeden, ulan en az 60'lık kağıt verdim, yeter be!!(windows 7 cd'sini fırlatır)
-Nereye gitti lan cd?Gardropun yanına girmiş, he iyi orda örümcek vardı, örümcek adamdan hatırlarım bir daha lazım olunca.

3) Yüksek Fiziksel Denge

Gece çişe kalkıldığında karanlıkta hareket edebilme ve yaşamı idam ettirebilme özelliği. Bunun yanında aradan çekilen bir zımbırtının diğerlerinin yerini değiştirmemesi kuralına sadakatli yaklaşım.

Ex 1:
-Off bir çiş edeyim ya, uykudan uyandırdı ne mesaneymiş grizu gibi.
-Hass.ktir(yerdeki oyun koluna basar)!
-(duvardaki kabloya tutunarak ayakta kalır)Neyse ki kablolu tv almışım ya, bir de uydu daha iyi diyorlar.Kablosunun kesit kalınlığına kurban halat gibi mübarek, helikopterden ip sallasalar bu kadar makbule geçerdi.

Ex 2:
-Erman oğlum hadi ya başarabilirsin yapmadığın şey değil.(ders kitapları ve pc parçalarından oluşan yığının arasından vize zamanı termodinamik kitabını çekerken)
-Evet, evet...Sakin...
-Oh be!(hiç bir şey yer değiştirmez) Nasıl bir strestir bu ya, bir gün keseceğim kırmızı kabloyu yok edeceğim apartmanı o olucak.

Gördüğünüz üzere sevgili okurlar, dağınık yaşam, sanılanın aksine simplex değil gayet de komplex bir yaşam biçimi. Yaşam alanlarını bir gergedan da pekala dağıtabilir ama ne yazık ki bu kadar ahenkli ve huşu içersinde yaşamını sürdüremez. O yüzden her "ben dağınığım" diyeni babanız sanmayın, isyankar duruşuna prim tanımayın. Son olarak aklınızdan şunu da çıkarmayın sevgili okurlarım; Discoverman Channel araştırmaları, 100 mumluk ampul gibi, yolunuzu aydınlatmaya devam edecek.

18 Ekim 2009 Pazar

ERMIPEDIA - The Free Encyclopedia

Sevgili okurlarım, sizlere blogumuzdaki yeni bölümümüzü takdim etmekten büyük onur ve gurur duyuyorum: ERMIPEDIA. Bu bölümde bundan sonra, hayatımızda karşılaştığımız sözcüklerin ve sözcük öbeklerinin, sözlük anlamlarının dışında, aslında ne manalara geldiklerini irdeleyeceğiz. Kültürel bir bölüm olduğundan, bilhassa Türkiye'ye ve Türkçe'ye çok fazla hakim olmayan arkadaşların kesinlikle kaçırmadan takip etmeleri gereken bir bölüm olduğunu düşünmekteyim. Hiç vakit kaybetmeden bugünkü sözcük öbeğimize geçelim dilerseniz:
"Biz biraz daha dolaşalım, bulamazsak..."

İlk olarak Cilalı taş devrinde, insanların toprağı ekip biçmesi ve hayvanları evcilleştirmesi sonucu ortaya çıkan ürün bolluğu sebebiyle oluşturulan takas mekanizması esnasında:

"-elmanı bize versene
-2 tane kestaneni alırım ama
-o zaman biz biraz daha dolaşalım bulamazsak...
-tamam ",

şeklinde kullanıldığı varsayılan bu sözcük öbeği, akabinde her devirde büyük itibar görmüştür.

Bunun yanında, bu güzide öbeğin, tarihin bazı kırılma noktalarında kullanıldığı bilgisine de ulaşmaktayız sevgili okurlarım. Dilerseniz bu önemli noktaların birkaçındaki kullanım şekillerine bi göz atalım.

I. Viyana Kuşatması Esnasında;

Kanuni Sultan Süleyman: Lan Ferdinand Viyana'yı bana versene!
Ferdinand: 120.000 kişilik ordu yetmez ama, bak kışta geldi şartlar zor.
Kanuni Sultan Süleyman: Eee, şehir biraz eski gibi duruyor gerçi. O zaman biz biraz daha dolaşalım, bulamazsak...
Ferdinand: Tamam siz bir gezinin, bakının içinize sinsin.

İzmirin İşgali;

Yunan Ordusu: Türkler, İzmir'i bize versenize!
3. Kolordu: Yalnız çok büyük g.t ister İzmir'i almak, heleki Büyük Taarruz başladı şimdilerde.
Yunan Ordusu: Hmm. Zaten tam aklımızdaki şehir değildi ya. Peki biz biraz daha dolaşalım, bulamazsak...
3. Kolordu: Tamam, siz sahildeki yerlere bakın, biz birazdan ilgileniriz sizinle, oralar daha serin hem.

Günümüzde ise bilhassa ticari sektörlerde sıkça duyduğumuz bu sözcük öbeği, işitenleri zıvanadan çıkarsa da, söyleyenlerin "can simidi" konumundadır sevgili okurlarım. En sık olarak tekstil sektöründe karşılaştğımız bu öbek, kullanıldığı anda, söyleyen ve işiten tarafından gerçek manası açıkça bilinse de genelde çift taraflı olarak "inanmış gibi" yapmayla sonuçlandırılır. Çoğunlukta işiten tarafından, "tabii tabii, siz bir bakın gezin görün sonra beklerim" şeklinde cevaplansa da, anüsünden terler damlaya damlaya, istenilen ürünün binbir çeşidini müşterisinin önüne seren fakat yine de sonuca gidemeyen, bunun neticesinde kan beynine sıçrayan, bu sözcük öbeğinin muhatabı, "paran yoksa ne uğraştırıyorsun beni?" şeklinde rencide yoluna gider.

Sonuç olarak bu sözcük öbeği, günümüzde yerine göre 2 anlam taşımaktadır sevgili okurlarım;

1-Param yetmedi, sıvışıyorum.
2-Bak gidiyorum, en son "olurunu" söyle.

Herşeyin olduğu gibi bu ifadenin de avantajları ve dezavantajları olacak elbette. Maddeler halinde sıralamanın güzelliğine doyum olmayacağından dilerseniz bir göz atalım.

Avantajları:

-Paranızın yeterli olmadığı durumlarda sarf etmeniz, (eğer dış görünümünüz "parası var" imajı uyandırıyorsa) aklınızdaki ürünü "tam olarak" bulamadığınız havasını yaratarak günü kurtarır.

-Satıcının, sizi kaçırmamak adına, "sürpriz son saniye indirimlerine" gitmesi sonucunu doğurabilir.

-Rekabeti kızıştırması akabinde tekelci yaklaşımı zedeleyerek, son kullancıya fayda sağlar. (ya yandaki dükkandan alırsa kaygısı)

Dezavantajları:

-Satıcının yorulmasını öngören satışlarda, rencide edilme tehlikesi. (Ör: Ayakkabı ve mücevherat sektörü)

-Yalan söylemenin verdiği vicdani rahatsızlık.

-Egosal ezilme.

Final yapma adına son söyleyebileceğim bu sözcük öbeğini kullanmayan insan olmadığını düşünmemdir sevgili okurlarım. Muhtemelen 2012 yılında dünyamız yok olmazsa, tam gaz kullanmaya da devam edeceğiz. Artık manasını tamamen özümsediğinize göre gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz. Bir sonraki incelememize kadar bilgiyle kalın. Unutmayın ki ERMIPEDIA sizi daima doğru bilgiyle kucaklaştırır.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Sponge Bob Sevgisi, Bizi delirtti!











Sevgili okurlarım, şu saat kafama takılan bu konu hakkında , her konuda olduğu gibi, sabaha kadar fikir paylaşımında bulunabilirliğim var, ama korkmayın neyse ki hafif uykuluyum. Son yıllarda büyük bir coğrafyayı sevgi silahıyla ele geçiren Sponge Bob' ı neden bu kadar seviyoruz, alt tabakaya nüfuz etmenin vaktidir diye düşünüyorum.

Öncelikle her zaman olduğu gibi kendimden yola çıkmak istiyorum sevgili okurlarım. Sponge Bob'ı karakter olarak sevmediğimi çok net olarak söyleyebilirim. Neden derseniz, bir kere kendisi "köşeli". Ben çizgi film kahramanının zeki, çevik ve yuvarlak hatlısını severim. Ayrıca kirpiklerine ve ayrık dişlerine de deli oluyorum. Kafası çok mu çalışıyor yoksa hiç mi çalışmıyor onu da çözebilmiş değilim maalesef. Ayrıca gülüşü de sinir sistemimde derin tahribatlar oluşturuyor. Sevene karışmam, sevmeyenle "çak" yaparım.

Genel olarak "iyiler her zaman kazanır" temasına dayalı olarak devam eden çizgi filmin işlediği konulara ise, tam aksine bayılıyorum. Sürekli olarak izlememin yan sebeplerinden biri bu olsa da, asıl sebebim Patrick Star. Kim yarattıysa bu karakteri,gördüğüm yerde kalkar, ayakta alkışlarım. Bu kadar içten, samimi, sevimli, beyni ile sinir sistemi arasındaki ilişkiyi en alt düzeylere çekebilmiş bir çizgi kahraman çok azdır sevgili okurlarım. Renginin hafif turuncuyla karışık pembe olması, kollarını ve bacaklarını "hayat maximumda" konseptiyle açtığında birebir bir deniz yıldızı olması, yuvarlak hatlara sahip olması ve koca popoluluğu alır beni benden. Sebebim oldun, izlerim bu çizgi filmi Patrick, dedirtmiştir bana bir çok defa. O kadar çok severim ki, taşların altında yapışık olduğu sahneler fazla gelir yüreğime.

Paragöz Bay Yengeç'e yakınlığım ise tamamen ananemle alakalıdır. Aynı ruh haline sahip olmalarından ötürü zorlanmadan sevdim kendisini. Parayı bu kadar seven iki karakter daha yoktur herhalde. Ananemden alıntılar yapmayacağım çünkü kendisi ayrı bir "ana başlık". Kendisine namazlarında yardımcı olacak, önce Allah'a sonra Benjamin Frankline konseptinde "dolar motifli" bir seccade arıyorum uzun zamandır ama maalesef bulamadım sevgili okurlarım. Bay Yengeç'in babacan ses tonu da, kendisini sevme sebebidir unutmadan eklemekte fayda var.

Squidward'a gelince kendisi ahtapot mu, kalamar mı, yoksa mürekkep balığı mı tam karar veremedim. Sevmem de zaten kendisini çirkindir, iticidir, sıkıcıdır, beceriksiz bir müzisyendir. Tipi bana Woody Allen' ı hatırlatır ki, zaten onu da sevmem. Hatta bence o kadar çok benziyor ki, "Denizler altında Woody Allen" diye bir film çekilse başrol için tek adaydır şahsi kanaatimce. Bu karakteri sevenler de basur olsun antiparantez. Squidward hakkında olumlu konuşanın ağzına da "dokunaçları" girsin.

Sandy ise bir diğer karakterimiz. İleri derece uzakdoğu dövüş teknikleri bilen bu sincabımız, astronotumsu kıyafetinin içinde çok itici görünse de, yer yüzünde ve kendi evinde giydiği etekli bikinisi ile gayet seksi ve sevimlidir. Patrick'le çıkarlar inşallah çok yakıştırıyorum ben bunları. Biraz fazla yiyor gerçi, haftada en fazla 2 kere çıksınlar Patrick'le, çocuğun bütçesi kaldırmaz. Lafın özü, Sandy sevilebilir, bir problem görmüyorum.

Bir diğer karakterimiz Gary'den bahsetmek gerekirse, sevenleri kadar sevmeyenleri olan ve miyavlayan bir salyangoz olduğunu söyleyebiliriz. Ben şahsen ne severim ne sevmem, olsa da olur olmasa da, eksikliğini yaşamam. Bazı bölümleri direkt Gary konulu çekiyorlar, içim geçiyor, aksiyon istiyorum ve derhal bol vurdulu kırdılı kadın programlarına geçiyorum.

Geldik Patrick'ten sonra en çok sevdiğim karaktere sevgili okurlarım. Tabii ki Plankton'dan bahsediyoruz. Yengeç burgeri ve dünyayı ele geçirme uğrunda, hayran olduğum zekasıyla yarattığı onlarca müthiş planı suya düşmüş olsa da, ben sıkı bir Plankton'cuyum. Kendisi tam manasıyla bir mikroptur, hem maddi, hem manevi. Plankton üzerine oynanan bölümlerde evde maximum sessizlik sağlar, dikkatlice izler ve ondan 1-2 numara kapmaya çalışırım. Egosunun yüksek olması başarısız olmasına yol açar açmasına ama hangimiz egomuzun kurbanı olmuyoruz ki sevgili okurlar, onu da öyle kabul ettim, sevdim ben. Sağ eller havaya, Plankton'u sevenler buraya.

Gördüğünüz üzere çizgi filmdeki karakterlerin bazıları fanatiklik derecesinde sevilebilen kahramanlar. Sponge Bob karakterini ben sevmesem de seveni çok zaten aşikar. Gördüğünüz üzere günümüzde ilkokul çantalarının %60'ı Sponge Bob temalı. Buna Patrick ve Plankton'u da ekledik mi, "kitleler peşinden sürüklenmesin de ne yapsın" sonucuna varıyorum sevgili okurlarım. Türkçe dublaja da bir alkış orjinaliyle neredeyse birebir. Biz sonuçlara varaduralım, kuş ve doğa ise hep aynı kalır canlarım. Siz de esen kalın o zaman.

7 Ekim 2009 Çarşamba

Nostalji Kuşağı Episode II: SOLOTEST


Okumaya başladığınız bu yazım da bir önceki gibi, başlığından da anlaşılacağı üzere, bayağı bir dokunaklı olacak sevgili okurlarım. Bu arada artık sizlere "sevgili okurlar" yerine sürekli olarak "sevgili okurlarım" diyerek hepinizi sahiplenip, kol kanat gereceğim, haberiniz olsun. Dilerseniz, yazmasını beceremediğimi düşündüğüm "giriş" bölümünden, acilen "gelişme" bölümüne intikal ederek, bir döneme damgasını vuran Solo test gerçeğini irdelemeye başlayalım.


Solo testin ne olduğunu bilmeyen ya da unutan okurlarım için Wikipedia tadını yakalamak gerekirse, Solo test, çin daması mantığında piyonlarla oynanan, bir piyonu diğerinin üzerinden yatay veya dikey(x ve y düzlemleri) atlatmak suretiyle, üzerinden atlanan piyonları toplama kuralını takiben, oyun sahasında en az piyonu bırakma çabasının olduğu ve kalan piyon sayısına göre, daha önceden yapılan bilimsel araştırmalar ışığında düzenlenmiş tablodaki karakterize sıfatlardan birine sahip olduğunuzu söyleyen, tek başına oynarken zevkli, arkadaşlar önünde oynarken stresli ve anüsten terler şıpırdatan bir zeka oyunudur. Yaklaşık 3-4 dakika boyunca, Bilgin ve Beyinsiz arasındaki ince çizgide yalpaladığınız bu oyun, adından da anlaşılacağı üzere, "tek" kişinin oynayabildiği bir oyundur.


















Şahsımın solo test ile gözgöze gelmesi ise 90'lı yılların başlarına tekabül eder sevgili okurlarım. Oyuncakları yapılış amaçları dışında kullanmaya alışık olduğumdan(solo testi uzay gemisi, üzerindeki piyonları da gemiye binmiş uzaylılar olarak uçurmak suretiyle oynadım bayağı bir zaman), ilk elime geçtiğinde ne olduğunu anlayana kadar bayağı bir kurcalamıştım, muhtemelen çin malı olduğu için içerisinde nasıl oynanacağı yazmıyordu. Sadece oyunun sonucunun gösterildiği resimli bir "sıfatlar tablosu" vardı içerisinde. Beyinsizin, delinin, zekinin vb.’nin nasıl göründüğüne ilk kez orada tanık olmuştum. Senelerce, solo testteki beyinsizi ve aptalı tanımlayan resimlerdeki adamlara tıpatıp benzedikleri için, "İlyas salman beyinsiz mi?" ve "çarşamba pazarındaki patates satan abi aptal mı?" diye düşünmüşümdür. Resmi bir belge değildi ama, internetin ve ozalit sektörünün gelişmediği o zamanlarda, karton kağıda baskı yapılan her yazı ve resim "kesinlikle öyledir" mesajını taşıyordu. Gazetelere dini kitaplardan fazla inanılan dönemlerin sancısını çeken bilir sevgili okurlarım.


Annemin uzunca bir süre akademik platformda uğraşıp, didinerek, "bu çocuğun nesi var ya?" sorusuna yanıt aradığı, akabinde göstermediği psikoloğun kalmadığı Çapa Tıp fakültesinden birbirinden saçma testler sonucunda aldığım "ileri zekalı çocuk" raporunun etkisiyle, aile fertlerinin etrafımda oluşturduğu "oyna bakalım ne çıkacaksın"(bilim doğru mu söylüyor sağlaması) gerilimini kaldıramayıp "ben sonra oynarım ya şimdi çizgi film var tv'de" diyerek arazi oluşum dün gibi aklımda sevgili okurlarım. Geldim politik, gidiyorum politik anlayacağınız.


Kardeşimin, piyonlarını yemek niyetine, plastik kovasına doldurduğu ve küreğiyle de karıştırıp, pişirip, daha sonra renkli legolar eşliğinde görselliğe önem vererek servis ettiği solo test, eminim ki 22 yaş üzeri herkesin hayatının bir dönemini damır damır damgalamıştır. Konu paralelinde, evdeki her bayram temizliğinde yatakların, divanların ve koltukların altından çıkan toz yumakları arasındaki sarı renkli solo test piyonları annemi her defasında adeta cinnetin koylarına sürüklemiştir. Piyon eksikliği yüzünden defalarca kez satın alınma zorunluluğuna gark olması, gitgide zayıflayan psikolojisinde kalıcı cılk yaralar açmıştır ne yazık ki. Minik sarı kukaların insan psikolojisi üzerinde bu denli büyük etkiler bırakabilmesi, psikopat bir çocuğun eline geçen solo testten başka birşeyin sonucu olmamakla birlikte, iki kişinin çözdüğü test de solo test değildir, sevgili okurlarım.


Yazımın final bölümününe yaklaştığımız şu an itibariyle ise kullanıcı yorumlarına değinmeyi çok faydalı görüyorum benim güzel manolyalarım. Keza tek taraflı yaklaşımım, konuya hakim olmayan arkadaşlara “anüsümden atıyormuşum” izlenimi verebilir. Ne kadar mühim bir “zımbırtı” üzerinde durduğumuzu şimdi daha da iyi anlayacaksınız. Yorumları yapanlar birer hayal kahramanı veya mahsulü değil, aksine kanlı canlı, yeri yurdu belli, hayatta önemli bir yere sahip olmalarından mütevellid, yorgunluktan kıçları başları ayrı oynayan insanlardır. Noter huzurunda yazdıramadım ama inancınızı bütünleme açısından, ekmek mutant çarpsın diyorum. Wolverine tarafından çarpılmak isteyen bayanların sayısını da buradan görebiliyorum, kendinize gelin sevgili bayan okurlarım. Konuyu dallandırıp budaklandırmadan yorumlara geçelim.


Aslı Güçlü (26, Editör):


Solo testle yıllar öncesinde ılık ve sekiz şekerli süt tadında tanıştık, zira anneannem uyku öncesi bir bardak sütle birlikte önüme bir de solo test koyardı oyalanmam için. Sarı kutulu kırmızı piyonluydu(6S ekolü) benimki, zannımca hala duruyor biraz eşelemek gerek sandık içlerini.

O zamanlar piyonlardan kaç tane bırakacağımın pek önemi olmuyordu tabii. Ne kadar tecrübesiz, normal ya da başarılı olduğumun da, çünkü küçük avuç içlerinden dökülüp kaybedilmemesi gereken piyonları toplamak çok daha mühimdi. Sonra büyüdük de büyüdük, üç kişilik okul sıralarına taşındı solo testler. İşte o an önem kazandı ne kadar normal, tecrübesiz ya da beyinsiz olduğum. Hele bir de, kafasında hunisiyle bir gerizekalı figürü vardı, sıfatını geçtim pek korkardım kendisinden, en çok ondan çekinirdim. Bu noktada solostestin nostaljisini bozmamak adına başarı ortalamamı vermemeyi tercih ediyorum, yine de tek diyebileceğim seni sevdim solo test… Pek çok şeyden çok hem de... Bilesin...


Zeyd Okutan (23,Mühendis):


İlk solo testimi hiç unutmam 4.sınıfa geçtiğimde elime almıştım. Okulun kapısında pamuk şeker, su tabancası ve misket satan, cansız manken tadında bir adam vardı, ondan almıştım işte. Neyse, kutusunu açmamı takiben, hemencecik piyonları birbirinin üzerinden atlatıverdim. Çin damasında tecrübeli olduğum için ilk seferde sadece iki piyon bırakabilmeyi başarmıştım. Sonra kırmızı renkli, solo testle birlikte gelen zeka cetveline baktım. Cetvelde iki taneye karşılık zeki yazıyordu. Çok mutlu olmuştum ve egom tavan yapmıştı. O gün bir “kendime güven patlaması” yaşadım ve bu patlamanın sonucunda okulun en güzel kızına çıkma teklif ettim. Solo testteki başarımı kızı elde etmekte de gösterdimse de, ne yazık ki ilişkimize noktayı zeka uyumsuzluğumuz koyuverdi. Tam 10 adet piyon bırakmayı başaran! kız arkadaşımla, ellerimiz ve gözlerimiz ayrılıvermişti artık.


Irmak Ataberk (23,Uluslararası İlişkili Trafo Ressamı):


Çocukluğumuzun vazgeçilmez oyunlarından biri olan solo testi hala oynarım. Hatta konken grubu gibi bir solo test grubumuz var. Haftada bir solo test oynayarak, retro akımını en yürekten yaşatan insanlar olduğumuzu hissediyoruz. Bu buluşmalarda solo test, homeless şarabı şişesi gibi elden ele dolaşıyor, kapışılıyor. Beş kişilik solo test grubumuzda, her oynayışında en az 14 tane piyon bırakarak “beyinsiz ve ötesi” çıkmayı başaran A.P.isimli arkadaşımızı da gruptan dışlamayı hiç düşünmedik. Çünkü tüm solo test severlerin bildiği gibi oyunun iflahımızı öpen kısmı piyon dizmek… Ama en az 14 piyon bırakan A.P.den sonra oynama sırası sizde ise piyon dizmek sorun olmaktan çıkıyor. En az piyonu bırakmak için yarıştığımız gibi A.P’den sonra oynamak için de rekabet ediyoruz. Bir dahaki buluşmamızda A.P’nin de gönlünü almak için en çok piyonu bırakmak için yarışacağız. A.P’nin en birinci geleceğini düşünüyorum. Tavsiye niteliğinde final yapmam gerekirse, bence bankalara giriş sınavlarını ve KPSS’yi de solo test şeklinde yapmalılar çünkü bu şekilde daha adaletli bir sınav olacağını düşünüyorum.


Okuduğunuz üzere solo test, ismindeki karizmasının yanında birçok kişinin hayatında önemli bir yere sahip. Tanışmamış olanların derhal tanışmasını, internet başında ömür tüketen çocuklara sahip kişilerin acilen edinerek, çocuklarına zorla oynatmasını tavsiye etmekten alamıyorum kendimi. Uzun lafın kısası solo test insanı önemli kılar, başarıdan başarıya koşturmayı geç, depar attırır sevgili okurlarım. Solo testi, solo yolunda kırılır diyerekten hepinizi dumura uğratmanın yanında, esen kalmanızı dileyerek de, esen kalan dumura uğramış insanların olduğu bir dünya yaratmak istiyorum. Gossip girl vedası da edeceğim, içimden geldi mazur görün sevgili okurlarım, XOXO.


Special thanx to Aslı Güçlü, Zeyd Okutan and Irmak Ataberk.

Nostalji Kuşağı Episode I: MON AMI















Kalplerinizin en derinlerine nüfuz edeceğini düşündüğüm bir yazıyla tekrar sizlerleyim sevgili okurlarım. İlkokul ve hatta ortaokul yıllarımıza damgasını vurmuş olan Mon Ami pastel boyalarının neyin nesi olduğunu ve hayatımıza getirdikleri akabinde götürdüklerini de irdeleyeceğiz hep birlikte. Vakit kaybetmeden başlayalım.

Fransızca bir kelime olan Mon Ami'nin Türkçe tercümesi "arkadaşım"dır sevgili okurlar. Fakat bu tabir erkek arkadaşlar için kullanılır. Kızlar için ise "Mon Amie" şeklinde bir gramer değişikliği geçirir. Buradan da pastel boya kutusunun üzerinde, bize tüm içtenliğiyle gülümseyen arkadaşımızın cinsiyetinin erkek olduğu sonucuna ulaşıyoruz pek tabii. Yıllarca "o kız" diye tartıştığım ilkokul arkadaşlarıma "hayır ya ne kızı, o bir prens" desem de inanmamışlar, idrak etmeleri seneleri almış, bir kez olsun "sen haklıymışsın Erman" dememişlerdir.

Bu prens arkadaşımızın saçlarının durumu ise büyük bir muammadır içimde. Acaba gerçekten küt ve boyun hizasında, eski düz iskandinav modeli, gri renkte saçlara mı sahiptir, yoksa öndeki siyah perçeminin ele verdiği, kafatasıyla adeta yapışık, doğulu Türk insanı saçlarına mı? Şahsi hissiyatım, o boncuk gözleriyle aynı renkte saçlara sahip olduğu ve o gri saçların da tacıyla bütünleşik olarak takıldığı şeklinde sevgili okurlarım. Üreten firmanın yetkilisi çıkıp açıklamadıkça bunu da hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Vücudunu göremeyip sadece hayal etmekle sınırlı olduğumuz prensimizin, kırpılmış koni şeklinde olan göğsünden sonrasını hayal etmekle kalmayıp, defalarca kez çizmişliğim de olmuştur. Kutusundan çıkan 2 adet çıkartmayı en büyük hazinem olarak gördüğüm zamanlarda, eğer harhangi birisinin başına birşey gelirse, hemen beyaz bir a4'e yapıştırır, vücudunun geri kalanını da ben çizerdim.

Kendinden emin, mağrur bakışlarının ve insanın içini ısıtan gülümsemesinin altında hep bir hüzün yattığını düşündüysem de, genel olarak beni hep mutlu etmiştir o prens. Burnunun yapısına ve şekline anlam veremesem de ve o zamanların meşhur kahramanı İskeletor'un burnuna olan benzerliği yüzünden, "acaba burnu kopmuş da orası öyle delik mi kalmış?" sorusunu defalarca kendime sorsam da o prens benim gerçekten de arkadaşımdı.

Görüldüğü üzere bu pastel boyalara, neden "arkadaşım" isminin verildiği de gayet açık sevgili okurlarım. Uzunca bir süre pastel boyalarla iştigal ettiğimiz düşünülürse "kanka" mertebesine geldiğimizi bile söyleyebilirim. Başımıza kötü birşey geldiğinde, mutlu olmak adına resim yaptığımız dakikalarda gözgöze geldiğimiz prensin sürekli gülmesi, "ne gülüyorsun lan zaten Eda'ya çiçek verdim kabul etmedi" şeklinde isyanlara sebep teşkil etse de, o her zaman bizim yanımızdaydı.

Hayatımın en mutlu günlerinden birinin kahramanı da Mon Ami pastel boyalarıdır canlarım. Annemin doğum günü hediyesi olarak aldığı 48'lik Mon Ami, beni deliye döndürmüştü, hiç unutmam. Kutusunu açarkenki "pıt" sesini duyduktan sonra aldığım haz akabinde, dakikalarca altın ve gümüş renkli pastel boyalarına bakmıştım, çünkü onlar 12'lik ve 24'lük olan setlerde yoktu. Uzun bir müddet boyamaya kıyamasam da, resim dersinde Elçin'e hava atmak için altın ve gümüş rengi bolcana kullanıp, saçma sapan bir resim yapmıştım.

Ebeveyn olduğumda da çocuğuma veya çocuklarıma kesinlikle Mon Ami pastel boyalarından alacağımı söyleyebilirim sevgili okurlarım. Onların da o prensle arkadaş olduklarını ve o şato da yaşadıklarını hayal etmelerini istiyorum. Ara sıra en uzun kulenin tepesinden gökkuşağına çıkıp aşağıya doğru kaydıklarını ve bir zamanların meşhur çizgi filmi Sevimli Ayıcıklar(Care Bears)'daki ayıcıklarla karşılaştıklarını hayal edemeseler de mühim değil, ben ettim de noldu. Sevimli Ayıcıklar çizgi filmi ise başlı başına bir yazı konusu olacak nitelikte bir başyapıttır, söylemeden edemeyeceğim.

Son olarakta, en çok korktuğum olayı sizlere aktarıp yazıma son vermeyi düşünüyorum sevgili okurlarım. Çocuklarımıza büyük bir hevesle Mon Ami boyalarından alırken en son görmek istediğim tablo ile sizleri başbaşa bırakıyorum bir müddet. Lütfen sinirlerinize ve duygularınıza hakim olun, çünkü bu tablo "olası ihtimaller" dahilinde bence. Bu hızda yayıldıkları düşünülürse, ,yakın gelecekte Allah muhafaza Mon Ami boyalarının üzerinde bize gülümseyen o prens de bu akımdan etkilenebilir. Ne demek istediğime buyurun yakından bakın.
















Evet yanlış görmüyorsunuz, Mon Ami'miz emo olmuş.

Umarım derinden sarsılmamışsınızdır ama ne yazık ki ben sarsıldım canlarım. Mon Ami'mi bu halde göreceğim aklıma ucundan geçmeyi bırak, hayal dünyamda bile yer edemezdi. Başıma gelmesinden en çok korktuğum şeyler listemde ilk 10 da yer alan bu olay umarım ki gerçekleşmez ve o prens bize sonsuza dek "soba üzerinde çıtırdayan kestane" tadında gülümser. Bir dahaki nostalji bölümüzde görüşmek üzere göz kapaklarınızdan öperim.

6 Ekim 2009 Salı

Tatlandırıcılı Muhabbetler: PRENS ERMAN İle Bölüm Sonu Canavarlarımız

(29 Ağustos 2009 tarihinde kaleme alınmış fakat çeşitli! nedenlerden dolayı bugün yayınlanmıştır)
















Sunucu: Tatlandırıcılı muhabbetlere hepiniz hoşgeldiniz değerli okurlarım, bu haftaki konuğumuz hepinizin severek dinlediğinize inandığım, fantazi-rock müziğin prensi, Prens Erman. Hoşgeldiniz Erman Bey.

P.E: Hoşbulduk efendim, benim için gerçekten büyük bir mutluluk bu programda sizinle ve okuyucularınızla olmak.

Sunucu: Böyle düşünüyorsanız bizim için daha büyük mutluluk. Sevdiğinizi bildiğimizden sizin için Sponsorumuz Beyoz Fırın'dan çikolatalı muffin bile getirttik.

P.E: Bu hareketiniz gönlümde derin izler bıraktı, bu denli ince düşünülmek benim için Tv'yi rastgele açtığımda "My Name Is Earl" ü başlarken yakalamak gibi oldu gerçekten, eksik olmayın.

Sunucu: İlk defa bir programa konuk olduğunuz ve bizi seçtiğiniz için ne yapsak az Erman Bey. Özellikle bizim için seçtiğiniz tartışma konusu hakikaten harikulade. Bölüm sonu canavarlarımızdan bahsedeceğiz bugün sevgili okurlarım. Dilerseniz lafı uzatmadan Prens Erman'a bırakalım, ve bölüm sonu canavarı nedir, kendisinden öğrenelim.

P.E: Teşekkür ederim. Öncelikle herkese merhabalar değerli okurlar. İlk defa bu tarz bir programda sizlerle buluşmanın verdiği heyecan ile, bugünün anlam ve önemini belirtmek açısından anlatacaklarımı, kendi bölüm sonu canavarım Ayşe Ece Eyisoy ‘a ithaf ediyorum. Kendisinin bugün doğum günü olması sebebiyle, geçen sene bugün itibariyle bulunduğum pozisyonum aklıma geldi, aradaki 7 farkı buldum ve isyanın eşiğine geldiysem de hemen geri döndüm, akabinde sizlerle paylaşıyorum. Yine kendisinin doğum günü vesilesiyle piyasaya çıkardığım yeni albümümü de zevkle dinlersiniz umarım. Önceki albümlerimde de birçok şarkıda ilham kaynağım olan Ayşe Ece Eyisoy, bu albümün tamamında bana ilham vermiştir.

Sunucu: İstemeden de olsa araya girmek zorundayım izninizle. Bu büyük sürprizi de ilk defa Tatlandırıcılı Muhabbetlerde öğrenmektesiniz sevgili okurlarım. Prens Erman'ın yeni albümü "Dudaklarında Peter Pan İdim" ilk kez sizlerle bu sayfada. Buyurun devam edin Erman Bey.

P.E: Estafurullah. Bölüm sonu canavarımın hem adını hem de soyadını sizlerle paylaşma sebebim ise, benim gibi, arada bir ismini google da aratıyorsa(ki yapar, beyin klonumdur kendisi) bir gün rastlar, okur bu yazıyı ve o kör olasıca bünyesel mekanizmasında, belki bir nebze değişim olur. Gelelim konumuzun içeriğine.

Çoğumuzun haberi olmasa da, mutlaka bir adet bölüm sonu canavarı vardır sevgili okurlar. Peki nedir, kimdir bu canavar, loch ness gölü canavarıyla akrabalığı var mıdır? Bölüm sonu canavarımızdan kastım, gerçekten sevdiğimiz ve çeşitli “manalı-manasız” sebeplerden dolayı ayrı düştüğümüz sevdiceklerimizdir. Bu zibidileri sevdikten sonra başka kimseyi sevemeyiz, yerlerine koyamayız ve sürekli diğer insanlarda o kalorifer böceklerini ararız. Aramızdaki en karaktersiz olanlarımız olayı bir üst seviyeye taşıyarak, bölüm sonu canavarlarını hayal edip başkalarını öpebilirler, sevebilirler bile.

Bölüm sonu canavarları öyle zalimdirler ki, bize hayatımızın en önemli level’ini atlatmazlar değerli okurlar. Ne yaparsak yapalım, enerjimiz ve silahlarımız “full” olarak bile bu canavarların karşısına çıksak, bunlar bizi yer bitirir. Ekranda da kocaman bir GAME OVER yazısı görünür. Tekrar denersin tekrar yer, tekrar yer, tekrar yer. Jetonun kalmayıncaya kadar iliğini kemiğini kurutur. Bir de bakarsın ki artık bu canavar senin için çok tehlikeli olmaya başlamıştır.

Duygu jetonların çoktan tükenmiş ve kendinden ödün vererek aldığın yeni jetonların da çok yakında bitecektir. Sahip olduğun ne varsa bozdurmuşsundur daha çok jeton almak için. Bölüm sonu canavarına yenileceğini bilerek oynama adına, kumarda evini arabanı kaybetmeye benzer. Donla bırakırlar bunlar adamı Allah muhafaza, insan içine çıkamazsın. Fakat gün gelir artık kendinden ödün veremez, yeni jeton da alamaz olursun ve oyundan hızla uzaklaşırsın. En sevdiğin oyundan koşar adım kaçarsın, bir daha oynamamaya karar verirsin kendince.

Kararı verdin ama bu kararı bir türlü uygulayamazsın, mümkün değildir, pek muhterem okurlar. Zaman içinde duygularını bir müddet sonra toparlayıp yine jeton alır yine yenilirsin canavara. En sevdiğin şeydir aslında o canavar, yenilecek olduğunu bile bile oynasan da, en azından onu görmenin verdiği mutluluk bile yeter sana. Ona ise hiçbir zaman yetmez attığınız jetonlar. Dipsiz kuyu gibi attıkça daha çok ister.

Sunucu: Sizin bölüm sonu canavarınızı diğerlerinden ayıran bir özelliği var mıydı peki Erman Bey? Tipik bir canavar mıydı yoksa?

P.E: Gerçekten çok yerinde bir soru oldu. Benim bölüm sonu canavarımı diğerlerinden ayıran çok ama çok önemli bir özelliği var. Bütün jetonlarımı bitirmesi yetmiyormuş gibi bir de beni donla bırakmasına rağmen, “gitme, gel seni sevdim, bir el de benden oyna” dedi. Fakat bu sefer de ben oynamadım sevgili okurlar, çünkü daha fazla mideye indirilecek gücüm kalmamıştı. Nihayetinde ben de o level’i geçemedim ve makineyi yumrukladım. Zaman içinde kendimi topladım ve biriktirdiğim jetonları artık “ağzı tam kapanmayan ve joystickle kumanda edilen kepçeyle, oyuncak ayı, tavşan, fil ve kedi yakalama” makinesinde harcıyorum. Mutlu muyum değilim, en sevdiğim oyunu unutturdu mu bana, unutturmadı, ama bölüm sonu canavarımdan uzaklaşmanın başka bir yolu da gözükmüyor ne yazık ki.

Gördüğünüz üzere aklım hala bölüm sonu canavarımda sevgili okurlar. Canavardı, manavardı ama bağrıma basmıştım ağustos böceğini. Belki bir gün oyunun yeni bir versiyonu çıkar, yine oynamaya başlarız belli mi olur. Hatta polyanna felsefesinde bir yaklaşım olacak ama, belki kendisi bölüm sonu canavarım bile değildir de ben bilmiyorumdur, ne dersiniz?

Sunucu: Şahsi fikrimi sorarsanız ben bölüm sonu canavarınız olduğuna inanmaktayım Erman. Değilse de yeni bir albümle bunu bizlere duyuracağınızdan eminim. Umarım herşey gönünüzce olur.

P.E: Çok teşekkür ederim çok naziksiniz. Bu arada muffin de harikaymış, okurlarımız yeni albümümü dinlerken ben de kendisiyle ilgilenmeyi düşünüyorum.

Sunucu: Programımıza katıldığınız için çok teşekkür ederiz Prens Erman. Evet sevgili okurlarım dilerseniz Prens Erman'ın yeni albümünü ilk kez yayınlama şansını yakaladığımız gün olan bugünü eşsiz kılalım ve albüm kapağını ve şarkılarını sizlerle paylaşalım. Prens Erman'ın kendi bölüm sonu canavarına ithaf ettiği bu albüm, her zamanki gibi "en birinci" müzik marketlerde. Bir dahaki programa kadar hepiniz mutlu kalın.





















A-

1-Beni Yeni Zelanda’nın yağmurlarında yıkasınlar
2-Yar sen gittin gideli kivilere düşmanım
3-Starbucks içinde vurdular beni
4-Doğum lekeni beynimden çıkaramaz Kosla Oxi
5-Dudaklarında Peter Pan idim

B-

1-Yemeğin salçalısı, kadının salsalısı alır beni benden
2-Artık eski tadı yok muzlu cici bebenin
3-Une Belle Histoire(Prens Erman Remix)
4-Acıbadem köprüsü dardır geçilmez
5-Goodbye My Lover(Prens Erman feat. Küçük Ceylan)

2 Ekim 2009 Cuma

Ermando Hose ile Gönül Karmaşası

Şiirsever okurlarım nihayet beklenen oldu ve hasret sona erdi. Ermando Hose Akerano Delcastio, yine muhteşem bir başyapıt ile gönül dünyanıza adım atıyor. Uzun zamandır sesi soluğu çıkmayan duygu yüklü Brezilyalı şair, sessizliğini hepinizi derinden etkileyeceğine inandığım "Gönlümdeki Gece Tarifesini Kaldıramadım" adlı şiiri ile bozmuş bulumakta. Sorularımı yanıtsız bırakan Delcastio yaptığı açıklamada, "sadece şu kadarını söyleyebilirim ki, unutulanlar, unutanları asla unutmazlar deseler de inanmayın, Alzheimer diye birşey var." dedi. Ben de kendisine sanat hayatında başarılar diliyor ve siz değerli okurlarımı, bu güzide eserle başbaşa bırakıyorum.



Ermando Hose Akerano Delcastio'nun sponsoru Silbak Mendilleri, keyifli vakitler diler.



GÖNLÜMDEKİ GECE TARİFESİNİ KALDIRAMADIM, AH KALDIRAMADIM


Güneş batar, yarin yüzü high definition, gözlerimin önünde,
Gönül kolama mentos oldu, çivileme daldı, çıkaramadım,
Tasarruflu ampul oldum ellerinde, çevirildim saat yönünde,
Gönlümdeki gece tarifesini kaldıramadım, ah kaldıramadım.


Eteği Bershka, gömleği Jack&Jones, kurban olduğum yarimin,
Doksandan girdi gol oldu gönül kaleme, uçtum ama kurtaramadım,
Kar etmez, ayar tutmaz bünyeme, ne mineral, ne tuz, ne de vitamin,
Gönlümdeki Gece Tarifesini Kaldıramadım Ah Kaldıramadım.


Sen Ursula ol ben Tarkan, kurtarayım yar seni, oyuncak ahtapottan,
Yetmez dersen Hidrojenim ol, Oksijenin olayım, bağlandıkça bağlanalım,
Canlı yayın istiyorum artık "on air" olalım, senelerce izledim banttan,
Gönlümdeki Gece Tarifesini Kaldıramadım Ah Kaldıramadım.


Bitsin artık bu işkence, gel kapat sevdiceğim gönülmetremi, çok yazdı,
Hulk olsam kalkamam altından, yetiş Powerpuff'ım, tek başıma kapatamadım,
İnan seni gördüm göreli, testosteron hormonum kendi mezarını kazdı,
Gönlümdeki Gece Tarifesini Kaldıramadım Ah Kaldıramadım.


Ermando Hose Akerano Delcastio

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails